özgür metin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
özgür metin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Shit

~ artık neden yazmıyorum bilmiyorum. ilaçlardan olabilir. emin değilim.
~ az önce bilgisayarımda shit ismindeki word dosyasında bu yazıyı buldum.
miladi takvim 25.08.09'u gösteriyormuş ve ben ayaklarıma bakıyormuşum.



Yalınayak balkona çıkıyorum. Şehre bakıyorum.
Günlerce odamdan çıkmadıktan sonra günışığı ve insanlar değişik geliyor. Nasıl desem, insanlar yaşıyor gibi, hayat var gibi, canlı ve hızlı. Geriye çekilip duvara yaslanıyorum, ayaklarım güneşte kalıyor. Kafamı eğip ayaklarımı seyrediyorum. Hobbit ayakları gibi görünüyorlar, daha beyazı daha küçüğü. Damarlarım çok belirgin, mavi ve gerilen kaslarımı besleyebilmek için şişkin. Sağ ayağımın üstünde bana göre ters u şeklinde, diğer ayağımın üstünde belirgin bir şekil yok.
Kafamın içindeki sürekli açık word dosyası dolmaya devam ediyor yine. Erkeklerden bahsediyorum biraz, aptal aptal işler yapan koca adamlardan. Ayaklarım gittikçe ısınıyor, yanıyor neredeyse. Yine de kıpırdamadan devam ediyorum düşünmeye. Yazdıklarım diyorum, saçma sapan şeyler. Ayaklarımmış, kim okur ki bunları. Hem daha çok eksiğim var, hem de yazma ihtimali taşıdığım kitaptan çok uzakta bir yerde dikilmiş ayaklarıma bakıyorum. Saçmalık bütün bunlar. Şu anda bir bira için feda edebileceğim şeyleri tahmin bile edemezsiniz. Ve bir dost için. Her neyse, onlar için çok fazla şey feda ettim, daha fazlasını edemem.
Kafamı kaldırıyorum, balkonunda sıra sıra cdler asılı olan teyze, çamaşır asıyor. Nasıl görünüyorum acaba oradan bakınca. Üzerinde kısa pembe şortu, mor tişörtüyle ayaklarına bakan bir kız karşı balkondan nasıl görünür acaba. Aslında sadece bu da değil, internete girip açtığınızda karşınıza kendi blogunuzun çıkması nasıl bir şey. Ben hep açınca eksensiz çıkıyor mesela, siz açınca ne çıkıyor acaba.
Ah ayaklarım, mavi ayaküstü damarlarım. Giderek daha fazla kızıyorlar. Tırnaklarım eflatuni bir renk almış. ne zaman buradan gideceğimi merak ediyorum. Bir ay sonra ne yapıyor olacağımı. 22 yaşındayım ve ya yaşanmış üzerinden yıllar geçmiş hayatları okuyorum ya da asla yaşayamayacağım hayatımı yazıyorum. Bu adil değil. Bence bu takdire şayan bir şey de değil. Bu düpedüz delilik.
Sabahın bu saatleri dışarıda olmak güzel, balkonda bile olsa dışarıyı hissetmek güzel. Bir bahçede kahvaltı etmek ya da bir cafede gazete okuyup kahve içmek de güzel. Ama size şunu söyleyeyim ki, balkonda ayakta durup ayaklarına bakıyor olmak da kısmen güzel bir şey ama yeter ki düşünmeyesiniz.
Bunun bir sonu vardı, güzel bir sonu. Hatta birden fazla son düşünmüştüm ama ne yazık ki kafam o kadar dolu ki word dosyalarını bile kaydedemiyorum.
Şöyle diyelim öyleyse,
Yere baktığınızda yalnızca bacaklarınızı ve ayaklarınızı görürsünüz. O yüzden kafanızı kaldırın ve bir bira sipariş edin.

~ ne komik şimdi de 25 yaşındayım. yine aynı kaygıları taşıyorum, yine aynı özlemini duyduğum şeyler içimi acıtıyor. insan ne yaparsa yapsın hep aynı kalıyor. belki de kalmıyordur, belki de sadece bira içmeyeli aylar olmuştur yine. 

Cacık

artık acıklı şeyler yazmayacağım.
artık acıklı şeyler yazmayacağım.
artık acıklı şeyler yazmayacağım.


artık sadece dikdörtgenleri anlatacağım. dirseğimizi dayadığımız dikdörtgenleri. avucumuzun içine aldığımız, bir tarafını bilediğimiz. oraya çiz buraya çiz, içini boya dışını boya. aslında hiç bir tarafını bilemediğimiz d*kdörtgenleri.


sinirlenmiyorum. nefes alıyorum. veriyorum. alıyorum. bom.

untitled

çıplak omzumdan dökülüp yerde defalarca seken boncukların sesini dinliyorum bir süre.
tam 47 tane. 3-4 tanesi kırmızı, çoğu kahve.

çıplak ayaklarımla gıcırdayan parkelerde yol alıyorum bir süre. içimde aldığım yolların yorgunluğu üstümde.
ay ışığı incecik kesiyor. boncuklar daha ileri gitmeme izin vermiyor.

tut elimi edith

bir yerlerden düşüyorum.
bir şeyler üstüme yıkılıyor.
görmüyorum duymuyorum, sadece eziliyorum.
hissedemiyorum.


alkol, sigara ve hiçbir şey

limonlu kurabiye

Mutfakta ikimize içki hazırlıyorum. Onunkine bardağın yarısından fazla vodka dolduruyorum, kendi bardağıma sadece bir iki damla. Oturma odasına geçerken kendiminkinden bir yudum alıyorum, diğerini alçak orta sehpada uzanabileceği bir yere bırakıyorum. İlk yudumunda bardağın üçte birini bitiriyor. Yüzünü ekşitiyor.
Acı olduğunu biliyorum.
Sarhoş olmasını istiyorum.
Gülümsüyorum. Kendiminkinden de bir yudum alıp yüzümü ekşitiyor gibi yapıyorum.
“Sek içsek daha az acı olurdu herhalde” diyorum. Öpüşüyoruz.
Sarılınca zaman çok hızlı geçiyor.
İçkileri aynı anda bitiriyoruz. Sarhoş oluyor.
Sarhoşken kelimeleri yuvarlamasını seviyorum.
Küçülen gözlerini. Uyuklamasını. Yavaşlamasını.
Dünya onunla birlikte küçülüyor sanki.
Yıldızlar saçlarıma takılıyor.
“Neden sen kötü olmadın” diye soruyor. Kötüyüm ben de diyorum. Yalan sayılmaz.
Onu izliyorum.
Yavaşlayan dünyasını. Bilimin işkence ettiği deney farelerini.
Kulakları uğulduyor, parmak uçlarını hissetmiyor. Biliyorum.
Kulaklarını öpüyorum, parmak uçları oluyorum.
Yatmak isteyip istemediğini soruyorum, düşen kafasını kaldırıp hafifçe sallıyor. Bir dahaki sefere bardağın yarısını geçirmemeliyim diyorum kendi kendime.
En iyisi uyumak.
Onu tanıyorum o yüzden önce ben yatıyorum.
Sonra gelip başını çenemle göğüslerim arasındaki boşluğa yerleştiriyor. Birkaç kez öpüyor sonra uykuya dalıyor.
Onu sarhoş etmek, asla kazanamayacağımı bildiğim bir maçın devre arasında olmak gibi, kızgın bir boğayı sakinleştirmek, motosikletimi park edip seyretmek gibi, kısa süreliğine duran yağmurlar, uyuyan kaplanlar, dinlenen mayıs çiçekleri, ekoseli masa örtüleri, uzun ince bir vazo gibi.
Derin derin nefes alıp veriyor.
Bunu ayrıca seviyorum.
Bir elim saçında, diğer elimle omzuna dokunuyorum.
Aklımdan limonlu kurabiyeler geçiyor.

soda pop

Pantolon ağımda kocaman bir ıslaklık aşağı doğru yayılıyor. Elimde ağır bir poşet üzüm, kaldığım saçma sapan yere doğru ilerliyorum. Yorgunum. Ve yalnızım. En sonunda buz gibi olup bacaklarıma yapışan ıslaklığın sorumlusu soda şişesini, hızla çöp tenekesine atıyorum. Ağlamalı mıyım, sanmıyorum.  Endişelenmeli miyim, belki de. Dirseğimde sallayarak, önümdeki koyu renkli lekeyi kapatmaya çalıştığım çantam dizlerime vuruyor, üzümler fermante olmuş, şarap gibi kokuyor. Yanlış yaptığım şeyleri düşünüyorum ve yapamadığım doğru şeyleri, erkekleri ve berbat görünen saçlarımı. Bazen diyorum, bazen diyorum işte bir şeyler. Öğütler veriyorum, yalanlar söylüyorum, yaşlanıyorum kısacası çürüyorum. Devasa çöp bidonları bırakıyorum arkamda, dibinden sürekli bir şeyler sızan, terk edilmiş bidonlar. Önümde zıplayan çekirgenin geçip gitmesini bekliyorum bir anlığına. Tatillerimi düşünüyorum o sırada, başlayan biten, hiç başlayamayan, sadece planlanan ama yapılamayan, yarıda kalan. Düşüncelerim, ben, kokuşuyorum yavaş yavaş. Öp beni. Seyahat et benimle, tatil yap. Güzel olduğumu söyle, öyleymiş gibi yap, hayır saçların iğrenç değil, bıyıkların belli olmuyor de. O kızarıklıklar mantar değildir bence ama yine de doktora gitmelisin de. Bitti artık geçti de, saçımı okşa. Oyunlar oyna, devam et. Korkma ve endişelenme. Ağlamalı mısın, belki de.

Bazen diyorum ki kendi kendime, bazen öyle bir bakıyorum ki aynadan kendime...

Benden bir bok olacağı yok ama siz yine de “hayır, katılmıyorum” demeye devam edin.

asleep

ruslardan ingilizce konuşmaktan kahvaltıda pasta yemekten merhaba ben hande demekten odada boş boş oturmaktan kütüphaneye gidip sistem arızalı mı hala demekten aynı şeyleri yemekten bavul içinde yaşamaktan bavul toplamaktan film izlemekten müzik dinlemekten kağıdımı görebilir miyim hocam demekten sabahları saçma sapan uyandırılmaktan geceleri saçma sapan uyandırılmaktan terk edilmekten terk edilmemekten sevilmekten sevilmemekten sevişmemekten ait olamamaktan uyandığımda çenemin ağrımasından dişlerimi sıkmaktan iyi görünmeye çalışmaktan kafamı ranzaya vurmaktan tokamı küpemi her ne haltsa işte bir şeyleri kaybetmekten bulamamaktan keşke yanımda olsan handelerden keşke yanımda olmasan handelerden kendimden boş odalardan ağzına kadar dolu odalardan aralıksız sövmekten özlemekten en sevdiğim renkten en sevdiğim yemekten her allah'ın günü başımın ağrımasından
sıkıldım.

but my darling

İnsanların aşk hakkında atıp tutmalarını bu kadar dinlediğim yeter dedim. Ben yatıyorum. Sinirliydim ve kaşlarım çatmıştım çoktan. Yorganı kafama doğru çekerken, çok biliyorsunuz hepiniz dedim, bok kafalılar.
Doğrusu ne sence dedi alelacele. Sen ne düşünüyorsun?
Bir bok düşünmüyorum dedim. Doğru diye bir şey yoktur. Hepimiz katıksız aptalız bence. Üzerinde düşünerek daha fazla saçmalayıp etrafı batırmaya hiç gerek yok. Ve ayrıca tüm sevdiğim adamları kocaman bir gemide, elimde ince uçlu bir bıçakla kovalayıp boğazlarını delmek istiyorum. Sen dahil. 
Şimdi uyu.

bonjour

otobüste eve dönüş yolundayım. kucağımda sırça fanus açık. yanımda oturan iki genç hiç durmadan konuşuyor. hava karanlık ve bir alt geçitten geçiyoruz, turuncu ışıklar saçılıyor üzerimize ve esther ilk defa birisiyle birlikte oluyor. gülümsüyorum.

birşeyler var diyorum. daha doğrusu yok, eksik. sanki düşüncelerimi beynimden alıp mideme akıtan bir düzenek var içimde. hiç durmadan çalışıyor. kendimi kuru ve yavaş hissediyorum.

kafamı kaldırıp etrafa bakıyorum. şehir insanlar her zamanki ıvır zıvır. ama aklımın köşesinde bir adam var, sev beni diye uluyor. biraz sessiz olur musun diyorum, bir şey düşünüyorum. ne düşünüyorsun diyor, bilmiyorum.

lock of your hair

Burada günler biraz soluk ama yine de iyi geçiyor. Anne baba dırdırından uzakta hayatımda hiç yapamadığım, deneyemediğim şeyleri deniyorum. Mesela kahvaltıda yalnızca çikolata yiyorum. Ortaokulda İngilizce ders kitabımda bir okuma parçasında böyle bir kız vardı, her sabah çikolata yiyordu ve çok güzeldi. Hiç sivilcesi çıkmıyordu. Onun gibi olmak istiyorum. Bir de Jayne’den duydum kendime bailey’s aldım, sabahları kahveme karıştırıyorum. Aslında tam olarak hangi kahveye karıştırılıyor bilmiyorum, o yüzden hepsiyle teker teker deniyorum. Sütlü sütsüz, hatta türk kahvesi de var aklımda. Bir şişe bailey’sim var ve tiramisu yapıp üzerine döksem mi düşünüyorum ya da belki çikolatanın içini oyup, likörlü çikolata gibi baileysli çikolata yaparım. Günlerimi böyle abuk sabuk işlere harcıyorum işte. Yorgunum. Daha başka; sigaraya başladım mesela, kusmadan en fazla ne kadar bira içebildiğim konusunda kendi kendime testler yapıyorum, ağzıma lolipopu yan sokmaya çalışıyorum, bazı geceler hiç uyumuyorum, ayaklarıma birbirinden farklı çoraplar giyiyorum. Zaten asla kıyafetime uydurmak gibi bir derdim olmadı çoraplarımı. Umarım bunları yaparken geri zekâlı gibi görünüyorumdur. Soğuk suyla duş almayı denedim geçen gün, her tarafım ağrıyor şimdi. Sanırım pek iyi bir fikir değilmiş. Değişik votka karışımları deniyorum akşamları, değişik meyve sularıyla, değişik alkoller, değişik insanlar. Dedim ya aptallık işte, 23 yaşından sonra yapılacak şeyler değil bunlar. Ama sonuç olarak iyiyim, kendimi oyalıyorum bir şekilde. Yalnızlığımı hissetmemeye çalışıyorum ve şimdilik pek de fena gitmiyor işler.

Ama yine de zor mesela. Saat şu an 06:37 ve ben birkaç saattir beni uyutmayan kelimeleri yazmak için bilgisayarımı açtım. Fazla gürültü yapmamak için touchpad kullanıyorum ve harflere basarken temkinli davranıyorum. Migrenim ve ben konuşuyoruz saatlerdir. Senden bahsediyoruz mütemadiyen, sen olmadan günlerin aslında ne kadar zor geçtiğinden. Sen bakmıyorken duştan çıkmanın, üstümü değiştirmek için soyunmamın ne kadar anlamsız olduğundan konuşuyoruz. Gündüzlere katlanıyorum bir şekilde saçmalayarak ama gecelerin çaresini bulamadım henüz. Geceler ince bir bıçak gibi soyuyor bedenimi. Her şeye rağmen yine yeni adımlar atıyorum şu sıralar, senin görmediğin küçük adımlar. Bilirsin pek kimsenin onayını alma ihtiyacı duymam ama sen bakmıyorken risk almanın ne anlamı var, bilemiyorum henüz. Düştüğümü de görmelisin bence, kaybedişimi. Zaten çoğu zaman bundan fazlasını göremez kimse hayatımda. Ama dediğim gibi senin içinde olmadığın bir hayatta ancak monologlar dolduruyor kafamın içinde sürekli açık olan word sayfamı. Bilemiyorum, bu noktaya, bu kadar sağduyulu ve açık görüşlü olan biri olma noktasına nasıl geldin, ne sürükledi seni kim bilir. Ama senin gibisi… nasıl desem bilmiyorum. Biliyorsun, hayatımın erkeği, ruh eşi gibi zırvalıklara inanmadım asla ama sen hiç kimsenin olmadığı olamayacağı kadar büyüktün benim hayatımda.

Yalnızca senin yanında söyleyebilirim mesela katillerin de yemek yemesi gerektiğini, buna kızıyor sövüyor olmanın anlamsız olduğunu. Ya da herkesin yağmacılara kızdığı yerde, benim kendimi onların yerine koyup hoşgörü göstermemi yalnız sen anlayabilirsin. Nasıl desem, eğer her gün haberlerde kimlerin yat aldığını, jet ski yaptığını izlesem, malikanelerde hizmetçileriyle yaşayan insanların dizilerini seyretsem ve daracık bir odada bir yatak ve küçük eski televizyonumdan başka bir şeyim olmasa sonra da bir gün yerde ütü görsem belki açlığımı gidermez ama yine de hak ettiğimi düşünüp onu yerden alırdım. Belki de almazdım, emin değilim. Şartların bizleri nasıl insanlar yapacağı asla belli olmuyor. Mesela bir gün Afrika kıtasındaki şu fotoğraflarını çekip çekip ödüller aldığımız, bunu izlemeyen insan değil deyip herkesle paylaşmayı görev bildiğimiz insanlar kalksalar ayaklanıp, yukarı bu tarafa doğru gelseler ve balkonlarımızdan evlerimize girseler; laptopumu, küpelerimi, sutyenlerimi ve fırınlarımızı alsalar “alın” derdim. “alın ve bizi affedin”. Tabi laptop yediklerini sanmıyorum ama fırın ve sutyenler işe yarayabilir. Demek istediğim şu ki, dünyanın bir ucunda şımarık insanlar pasta savaşı yapıyorsa ve diğer tarafında insanlar açsa, bence yağmacılara kızmak yerine önce biraz düşünmek, anlamaya çalışmak isabet olur. Ama yine de başka bir şehirden minibüsle gelip yağma yapmanın mantığını çözebilmiş değilim, sanırım bu noktada ben haksız çıkabilirim.

Hava aydınlandı iyice. Aklımda laptopu fişe takarken çıkan mavi ışık var. Bir de yatmadan önce fotoğraflarını gördüğüm yaratıklar dans ediyor gözümün önünde. Ağızlarından tükürük saçarak “sı” diyorlar, anlaşılabilen tek şey bu “sı”.

Son olarak sana sesleniyorum, belki devam ederim sana seslenmeye ya da hiç var olmamışsın gibi davranırım. Emin değilim. Lütfen hayatındaki tüm kadınlara iyi davran, bana davrandığın gibi.

mektup

Küçük adamlar gördüm, küçük ve korkak. Altına saklandığım şapkamın ardından izledim onları. Ama aptal olanlar… Onları izlemeye bile dayanamadım dostum, yeşil yapışkan kurbağalar bile daha saygıdeğer benim gözümde onlardan.

Soğuklar gördüm. Kar taneleri, uçuşan beyaz… Sabahın köründe gökten aşağıya süzülüyorlardı. Sessiz derin. Karanlıkta izledim onları ve gündüz ışıkta. Kar yağdığında gecenin siyahlığından eser kalmaz dostum, unutma bunları. Unutulan şeyler adına konuşuyorum burada ve konuşmaya devam ediyorum hatta. Devam etmek için bir nedeni olmayan herkes yalnızdır, sebepler ve dostlar gerçek bedenlerdir. Geri kalanlar vitrinde ifadesiz suratına bakan mankenlerden ibarettir.

Sana aşktan hiç söz etmedim dostum, var olmayan şeylerden söz etmeye bayıldığım halde. Arzu vardır bana göre, elde etme içgüdüsü ve diğerleri. Karışımına aşk diyorlar dostum, inanma. Aptalca bir kelime peşinde koşturmana göz yumamam, bilirsin.

Burası giderek soğuyor, buz gibi burnumu henüz sıcak kollarımda ısıtmaya çalışıyorum. Beyaz kollarım ve beyaz titrek bedenim. Sutyen askıları ve yaşlanmaktan başka bizi kısıtlayan ne var ki şu hayatta. Gözlerini kapadığın sürece, her yer dümdüzdür bana göre.

Dost dediklerin, sevgili dediklerin ve diğer saçma sıfatlarıyla etrafında dolaşan insanlar… Sana yanlış şeyler söyleyecekler, inanma onlara. Benim hakkımda, evren hakkında, yaradılış hakkında ama en çok da senin hakkında. Ne söylerlerse söylesinler bil ki herkes kendi kıçını kurtarma derdinde, ben de dahil. O yüzden inanma kimseye, bana bile. Onlara kimsenin seni kıramayacağını söyle, hiç kimsenin. Bu onları biraz uzakta tutar. Görüyorsun ki rahat nefes alabilmen için etrafını temizliyorum dostum.

İlla ki inanacaksan, trenlere inan yalnızca, tek başına yaptığın tren yolculuklarına. Onlar sana doğruyu söyleyecektir, kalbini açıp, kafanı camına yaslayıp dinlemelisin. Yaz kış tek bir ray üstüne gider gelir onlar, yaşlıdırlar ve çok şey bilirler. Gidiş gelişleri bizimkilere benzer, şarkılara benzer ve daha birçok şeye. Onları dinle dostum, sana ben değil asıl doğruyu onlar söyleyecektir.

Bilirsin düşman kelimesinden bile hoşlanmam ama ne kadar iyi biri olursan ol, ne kadar güzel şeyler yaparsan yap eninde sonunda senden nefret eden birileri olacaktır hayatında. Seni bilmem ama onlar benim yıllarımı aldılar. Ne için, bir hiç için. Nankör dostlar kadar senden nefret edecek, onlar kadar kalpsiz insanlar yoktur şu hayatta.

Şimdi içeri gidip hırkamı almam gerekecek, bu akşam hava biraz serin. Kahvem de bitmek üzere, sanırım gidip tazelemeliyim. Bekler misin beni, bekliyor musun orada öylece? Sırtında kırmızı kazağın, kısa saçların, ağzında sürekli dumanı tüten sigaranla. Orada mısın hala? Öyleyse, sana kimsenin söylemediği bir şeyler söyleyeyim dostum. Kızmış mangal şişiyle ortadan ikiye yarılmış bir yüreğin var, içi oyulmuş. Buradan bakınca içinde oynaşan beyaz soluk ruhları görebiliyorum. Nasıl katlanıyorsun buna. Bütün bunlara, insanlara. Bütün bu karmaşaya, ruhlarını hırs uğruna satmış insanlara, dağlara nasıl katlanıyorsun dostum. İçin sıkışmıyor mu, dağlanmış kalbin daralmıyor mu? Nasıl sığıyor ruhun buralara, bedenine daha doğrusu, ya da başka kadınların bedenine. Nasıl yapıyorsun dostum, hiçbir şey olmamış gibi, yaşanmamış yazılmamış yokmuş gibi nasıl davranıyorsun? Bütün bu boklar, yapayalnız insanlar nereye gidiyorlar gece olunca? Nerede uyuyorlar? Uyuyabiliyorlar mı? Ben uyuyamıyorum dostum, aylardır gözümü kırpmadan sabah olmasını bekliyorum. Boğazımı tıkayan buruşuk bir el, bütün gece bırakmıyor yakamı. Gitsin diye sürekli bir şeyler içiyorum, ne bulursam, kahve bira şarap kahve… Yaşlı bir kadınım ben, kabul etmelisin bunu artık. Hayatımın neredeyse her gününü yaşlı ve yalnız olarak geçirdim. Tek basamaklı yaşlarımda bile görmüş geçirmiş bir kadın gibi başımı dik tutar ve susardım dostum. Olgun olduğumu söylerlerdi, yaşımdan olgun davrandığımı. Emin ol, doğduğu günden itibaren yaptığı ve ileride yapacağı her şeyden sıkılmış tiksinmiş bir boktum, daha fazlası değildim ama sen… İşin bu kısmında seni tarif edemiyorum, yaptığın her şeyi hayatında yaptığın en güzel ve en önemli şeymiş gibi yaptın. Bu nasıl tarif edilir ki, sıkılman bile önemliydi senin, el sıkışman ve sıçman… Her şeyin önemliydi ve sen benim her şeyimdin. Bu denizlere ve nehirlere ve bu aptal beyaz bulutlara senin yüzünden katlandım hep. Senin varlığındı bütün bunlara göz yummama sebep.

Gülümse lütfen, yazacaklarımın sonuna geldim. Benden nefret ediyorsun biliyorum ama yine de okumaya devam ediyorsun çünkü cesaretimi seviyorsun, cüretimi. Suratına tükürmemi ve sonu gelmeyen yalanlarımı.

Yine de bil ki avucunun içinden kayan kum tanelerine bakıyorsan ya da yürürken parmaklarını aralıyorsan içinden havanın akıp gitmesi için bil ki dostum, aynı yere gidiyoruz. Gitmemiz gereken yere.

Cevabını dört gözle bekliyorum dostum. Yağmur başlamak üzere, hava karardı. Gitmem gerekiyor.

Günahların ve soğuk bulutların, seni seviyoruz.

Hayatını hiçbir şey uğruna hiçbir şey yapmadan geçiren dostun;


senfoni

Dışarıda olmak istiyorum. Koyu gecenin altında.

Bir bankta elimde bir bardak kahveyle.

Yıldızlar kendi etrafında, insanlar sıkıntılı düşlerinde dört dönerken ben oturduğum yerden geceyi izlemek istiyorum.

Yeniden sabah olana dek.

kırk dört

Ve sonra eski dostum migren geldi kapıdan.

Nerelerdeydin dedim.

Seni izliyordum dedi.

Başucuma oturdu ve saçlarımı okşadı.

Bunu neden yapıyorsun dedim. Cevap vermedi, usulca gözümü çıkartıp yerine yumruğunu oturttu ve öylece kaldı.

Ne zaman saate göz atsam 23:48’ti ve her gün günlerden perşembe.


this strange effect

Dışarıda yağmur yağıyor ve evde sular akmıyor. Sokaklar ıslak, balkon ıslak ama ben yüzümü yıkayacak iki avuç su bulamıyorum. İnsanlar medeniyet dediğimiz şeyi icat ederken bir yerde bir hata yapmış olmalı. Kendimizi betondan kulelere hapsederken, toprağın altından çıkanı toprağın üstüne halı gibi sererken, birbirimize zulmederken… Bir yerlerde kesinlikle bir yanlışlık olmalı.

buluttan cennetler


Düşümde bembeyaz bulutları gördüm. Rüzgarla dağılıp, tekrar bir araya gelen hafif buhardan bulutlar. Masmavi gökyüzünde asılıydılar, ne yukarı çıkıyor ne aşağı iniyorlardı. Onların yeri orasıydı ve orada öylece duruyorlardı.


Kollarımı ve ellerimi açmıştım rüzgara karşı, parmaklarımın arasından usulca kayıp akıyordu o da, incecik kum taneleri gibi. Kıvrılıp bükülen hava, kulağımda önce vınlıyor, sonra saçlarımın arasına giriyor, usulca dalgalarımın arasında yaylanıp dışarı fırlıyordu.


Gökyüzünü izliyordum, elbisemin deliklerinden geçip bedenimi sarmalayan rüzgarla birlikte. Bir uçtan diğer bir uca uzanan mavilikte oynaşan bulutları dikkatlice gözlemliyordum. Gökyüzünde motif motif akmayı onlardan başka kimse öğretemezdi bana. Yalnızca rüzgarın uğultusu ve ağaçların hışırtıları vardı kulağımda. Onlar da kulağımın derinliklerinde, belli ki beyin kıvrımlarımın arasında gerçek yankılarını buluyordu. Ayağıma periyodik olarak çarpan cansız otlarsa, sadece bu manzaranın mükemmeliyetçi parçalarından birkaçıydı.


Hava yavaşça kararmaya başladı düşümde. Kesilmiş tırnak gibi belirdi ay uzaklardan. Parlaktı. Sarıydı. Gülümsüyordu. Onu izledim bir süre, giderek ona yaklaştığımı hayal ettim. Ayaklarımın yerden kesilişini hissettim, giderek yükselişimi. Aya doğru çekiliyordum, eşsiz ve kusursuz. Rüzgar bedenimde dört dönüyordu, beni ağır ağır yolcu ediyordu. Sonra gözlerimi açtım, ayaklarımın altındaki toprağı hissettim yeniden, yumuşak ve derin. O serinliği ve tatlılığı hissettim, yere dimdik basıyor olmanın tatlı yorgunluğunu. Bakışlarımı usulca gökyüzünden yeryüzüne çevirdim. Rüzgarla saçları savrulan kadınlarıma baktım, güzel bakışlı, güzel kadınlarım. Kimisi sırtüstü yere yatmış benim gibi gökyüzünü seyrediyordu, kimisi yüzünü çimlere gömmüş toprağı seviyordu. Biraz dönünce etrafımda, rüzgar önce sağımdan sonra da arkamdan esmeye başlıyor, saçlarımsa darmadağın kah yukarda kah suratımda kah dudaklarıma yapışıyordu. Gökyüzüne tekrar çevirdim yüzümü, ay ışığıyla oynaşan kadınlarımı yeryüzünde yalnız bırakıp.


Zaman geçti ve sonra biraz daha geçti. Hepimiz evlerine çok geç kalmış kadınlardık ve zaman bizim için ormanda zıplayan bir ceylandan farklı bir şey değildi. Zamandı işte, geçerdi ve öyle de oldu.


Gitmeden önce son bir kez daha yıldızlara baktım. Uzayın çiçekleri de onlar olmalı dedim içimden, simsiyah boşluğun içinden boy verip yetişen. Gezegenlerse uzayda etrafa saçılmış kırıntılar gibi görünüyor olmalıydı, kozmik bir elektrikli süpürgenin hortumu tarafından süpürülmeyi bekleyen kırıntılardı onlar. Artık hava serindi ve ne yazık ki gitme vaktinin geldiğini belli eden işaretler etrafımızda dört dönüyordu. Son bir şey dedim, gitmeden son bir şey söylemek istiyorum.


Eğer gerçekten bir cennet varsa, benim için orası burasıdır. Şıkırdayan küpeleriyle, pürüzsüz tenleriyle kadınlarımın özgürce zamanın ve rüzgarın, toprağın ve gökyüzünün tadını çıkardığı yerdir. İşte o yer burasıdır.


ve böylece yüzyıl önce parmaklıklar arasına hapsolmuş düşlerimden birisi daha özgür kalmış oldu. O da gürültüyle kanat çırpıp, bilinmeyene doğru yola koyuldu.

 


~ şarkı: Air - Mike Mills (bu şarkı eşliğinde yazdım, bu şarkı eşliğinde okunmasını tavsiye ediyorum.)

zencefil

Aslında hayaletler var bayım. Küçük adımları olan beyaz hayaletler. Derileri ise ölülerimizinkinden daha soğuk. Titrek ışığın altında kaynayan gözkapakları var bayım.


Bizi izliyorlar.


Onlar geçmişin hayaletleri ve günden güne uzayan beyaz elleriyle bugünümüzü yönetiyorlar.

resim : Erika Altosaar

zamansızlık kayıtları

Kötü günlerden geriye kalan, sadece bir avuç toz. Geçmişin üzerine serpiştirip unutmak, eskiyi bulanık ve renksiz kılmak için.


Rüzgârla dans eden tül, havada asılı kalan grinin çeşitli soluk tonları… İçime çektiğim havanın da gri olduğuna yemin bile edebilirim. Geçmiş kabuğuna çekilmiş, gelecek ise görünmeyecek kadar uzaklarda bir yerde. Şimdi ise üzerimden yağmurla akan boyalar gibi akıp dökülüyor halının üzerine. Açık bej rengi halımın üzerinde koyu gri kocaman bir leke var artık.


Araba ve tren sesleri…


Evrende benden başka kimse kalmadığından neredeyse eminim. Fonda yalnızca araba ve tren sesleri… Evren dediğim şeyse zaten odam ve penceremden görünen karşı apartmanın soluk yüzünden ibaret.


Hava biraz serin, yağmur biraz isli. Belediyenin caddenin orta yerine açtığı havuzun suları çamurlu. Kitaplarım yıpranmış, gri ise hala bütün bu olanlara kayıtsız.


Sanki benim dışımda hiçbir şey yok gibi, hatta hiç var olmamış gibi. Zaman kırılmış ve ben diğerine oranla daha küçük olan parçanın kırıntılarından birinde yüzüstü uzanmış, kollarımı iki yana sarkıtarak yeryüzündeki her bir kıpırtıyı yakalamaya çalışıyorum.


Hem var gibiyim hem de yok gibi…

 

devrik hayallere


Piyano sesi kadar hafif olma arzusu ya da ona benzer bir şeylerdi beni senin kapına kadar getiren. Zilin önünde beklerken buldum kendimi, giderken çarptığım kapın hala bembeyazdı ve kırgınlığı biraz olsun azalmamıştı bana karşı. Zili çalmak mı daha zor yoksa kapıyı açmanı beklemek mi? Aynıyım hala, hiç değişmedim; hala kararsızlıktan çatlayıp pul pul dökülüyorum. Ama getirdiyse diyorum ayaklarım beni sana yıllar sonra yeniden, ellerim de görevini yapmalı; çalmalı zilini. Kapıyı açtığında ne diyeceğini biliyorsun sanki diyor ellerim bana. Haklı, kuru bir özür affettirmez ki beni sana; ayaklarına mı kapanmalı, boynuna mı sarılmalı? Öyle mi yapmalı böyle mi derken geç kalmışlığımı, ertelemişliğimi arttırıyor da arttırıyorum. Ah, demet demet papatyalar getirmeliydim sana; ne de çok severdik. Seninle öğrenmiştim ben sevmeyi. Birbirimizi sever gibi sevmiştik her şeyi; insanları, rüzgarı, ağaçları... hepsini. Az vakit geçirmedik seninle, az sarılmadım senin rengârenk dünyana. Ama ne seninki gibi ne de benimki gibi gerçek dünya; acımasız, katı, adaletsiz, para-hırs düşkünü... Yavaş yavaş girerken aramıza, soğuk bir bıçak gibi ayırdı ikimizi; okul, ders, sınav, sonra iş güç...


 İçimden bir ses çal zilini, ona anlat bunları diyor. Kopacaksa kopsun; yok kopmuyorsa da sarıl sımsıkı, çek kokusunu içine, bırakma bir daha.


 Alıyorum elime fırçamı, başlıyorum biraz mavi biraz beyaz... Önce düğümleniyor sanki sözcükler boğazımda, ürkek darbelerle vuruyorum tuvale. Sonra başlayınca cümlelerim birbiri ardına devrilmeye, şarkı söyler gibi devam ediyorum resim yapmaya. Affedip kucaklıyor beni, bunca zaman sabırla bekleyen aşığım; sonra maviler deniz oluyor, denizler köpük...


~ 09.05.2006


~ resim: edward hopper - rooms by the sea

hafif



Silinmek istiyorum bu dünyadan. Solarak, solgunlaşarak yok olup gitmek…

Başlangıçta beni henüz görebiliyorken, bendeki renksizliği anlamlandıramayacaksınız. Ne oldu neyin var diyeceksiniz hep bir ağızdan, “yok bir şeyim, iyiyim ben” dedikçe sormaktan vazgeçeceksiniz yavaş yavaş. Gün gelecek solgunluğum saydamlığa dönüşecek, bana baktığınızda belli belirsiz arkamdaki nesneleri görebilmeye başlayacaksınız. İşte o gün beni unutmaya, beni fark etmemeye başladığınız gün olacak. Ola ki yanlışlıkla omzuma ya da koluma dokunursanız hiçbir şey hissetmeyeceksiniz. Eliniz boşluktan, havadan başka bir şey algılamayacak. Havaya atmışsınız gibi kolunuz birden aşağı sallanacak. Benliğimle birlikte tüm duyularınızdan siliniyorum dostlarım. Ve ne mutlu bana ki gün geçtikçe saydamlığım katlanarak artacak. Artık yolda karşılaşınca çekilmenize gerek kalmayacak ve hayatımdan araba kazası tehlikesi tamamen kalkacak. Dosdoğru içimden, bu ışığın neredeyse tamamını geçiren saydam bedenimden hiçbir engele takılmadan geçebileceksiniz. Silindikçe hafifleyeceğim, hafifledikçe silineceğim. Ve tabi unutmadan, sesim. Zaten normalde de duymakta zorlandığınız sesim giderek alçalmaya başlayacak. İlk zamanlarda kafanızı kaldırıp biri bir şey mi dedi diye sormalarınızın yerini, eğik hiçbir şeyin farkında olmayan başlarınız alacak. Her bir hücremle, her bir duyum, düşüncemle hafifleyeceğim ve hepiniz beni unutacaksınız. Zaten tam olarak da istediğim bu. Beni hiçbir duyunuzla algılayamayacak aşamaya geldiğimde, kalbinizle de algılayamayacaksınız. Artık ne sevgi ne de özlem kırıntısı kalacak yüreğinizde. Neden birden çekip gitmediğimi soranlar olursa, onlara bunun benim için yeterli olmadığını, sadece bedeni alıp bir başka yere götürerek insanların hayatından tam anlamıyla çıkamayacağımızı söylemek isterim. Yok olmak bir süreçtir. Kaybolmak bir amaçtır, bir arzudur. Size nedenlerden, amaçlarımdan bundan sonra ne yapacağımdan bahsetmek istemiyorum. Her silinmeyi derinden isteyen nesne gibi ben de kendimden bahsetmekten hoşlanmıyorum. Sadece yok olmak istiyorum, sessiz ve derinden... silinmek hafifçe hiç var olmamışçasına...


~resim: I'd like to disappear by Sceid

seni dinliyorum


Kendine rahat bir koltuk seç ve bana düşlerini anlat. Herkesten sakladığın, gerçekleşmesine ihtimal bile vermediğin düşlerini. Seni sabaha dek gözümü kırpmadan dinlerim, inan bana. Uzaklardan bahset biraz da. New York’ta geçirdiğin geceden, Almanlarla şömine karşısında ettiğin sohbetten, Kopenhag’da sana küfreden balıkçının suratına indirdiğin yumruğun hızından bahset. Bizi anlat sonra da. Ellerimi anlat mesela, gülüşümü, dudaklarımı. Sakın durma, hemen ıhlamur yapıp getiriyorum sana. Duymak istiyorum hepsini; beni nasıl özlediğini, tam her şey canına tak etmişken benim yanıma gelmek için çantanı topladığın sırada arkadaşlarının seni nasıl durdurduklarını. Tek kelimesini bile kaçırmak istemiyorum. Yarısı yalan da olsa sen anlat yeter ki, kapattım bütün o diğer alıcılarımı sendeyim şimdi. Seni dinliyorum. Eski sevgililerini anlat şimdi de, kaşlarından gözlerden bahset. Sevgisiz sevişmelerini, kayıtsız aşklarını, kaçışlarını…
Ne o yoruldun mu? Öyleyse kapa gözlerini, koy başını yastığa. Yavaşça uykuya dal şimdi, ben buradayım. Seni dinliyorum hala.