almost there

19 Ekim 2009

Son yazımı yazdığımdan bu yana tam bir ay geçmiş. Bu son bir ayda dört kez taşındım, üç kez bağıra çağıra kavga ettim, doğum günümü kutladım, rujumu kaybettim, yeni dostlar edindim, telefonumu sekiz kez yere düşürdüm, laptopumu ise bir kez, bir kez sarhoş oldum, bir hafta boyunca her gün içtim, tırnaklarıma üç kez kırmızı, bir kez pembe oje sürdüm, iki kere ağladım ama bir kez bile oturup dinlenecek vakit bulamadım. Bunları da pencere pervazına dayadığım laptopuma ayakta durarak yazıyorum.

Bir sene boyunca aralıksız poposunun üstünde oturan herkesin başına benim başıma gelenler gelir umarım.

Oturup yazacak vakit bulduğum bir zamanda yeni yazılarımla geri döneceğim.
Beni bekleyin ve özleyin, ben öyle yapıyorum çünkü.

lock of your hair

19 Eylül 2009

Burada günler biraz soluk ama yine de iyi geçiyor. Anne baba dırdırından uzakta hayatımda hiç yapamadığım, deneyemediğim şeyleri deniyorum. Mesela kahvaltıda yalnızca çikolata yiyorum. Ortaokulda İngilizce ders kitabımda bir okuma parçasında böyle bir kız vardı, her sabah çikolata yiyordu ve çok güzeldi. Hiç sivilcesi çıkmıyordu. Onun gibi olmak istiyorum. Bir de Jayne’den duydum kendime bailey’s aldım, sabahları kahveme karıştırıyorum. Aslında tam olarak hangi kahveye karıştırılıyor bilmiyorum, o yüzden hepsiyle teker teker deniyorum. Sütlü sütsüz, hatta türk kahvesi de var aklımda. Bir şişe bailey’sim var ve tiramisu yapıp üzerine döksem mi düşünüyorum ya da belki çikolatanın içini oyup, likörlü çikolata gibi baileysli çikolata yaparım. Günlerimi böyle abuk sabuk işlere harcıyorum işte. Yorgunum. Daha başka; sigaraya başladım mesela, kusmadan en fazla ne kadar bira içebildiğim konusunda kendi kendime testler yapıyorum, ağzıma lolipopu yan sokmaya çalışıyorum, bazı geceler hiç uyumuyorum, ayaklarıma birbirinden farklı çoraplar giyiyorum. Zaten asla kıyafetime uydurmak gibi bir derdim olmadı çoraplarımı. Umarım bunları yaparken geri zekâlı gibi görünüyorumdur. Soğuk suyla duş almayı denedim geçen gün, her tarafım ağrıyor şimdi. Sanırım pek iyi bir fikir değilmiş. Değişik votka karışımları deniyorum akşamları, değişik meyve sularıyla, değişik alkoller, değişik insanlar. Dedim ya aptallık işte, 23 yaşından sonra yapılacak şeyler değil bunlar. Ama sonuç olarak iyiyim, kendimi oyalıyorum bir şekilde. Yalnızlığımı hissetmemeye çalışıyorum ve şimdilik pek de fena gitmiyor işler.


Ama yine de zor mesela. Saat şu an 06:37 ve ben birkaç saattir beni uyutmayan kelimeleri yazmak için bilgisayarımı açtım. Fazla gürültü yapmamak için touchpad kullanıyorum ve harflere basarken temkinli davranıyorum. Migrenim ve ben konuşuyoruz saatlerdir. Senden bahsediyoruz mütemadiyen, sen olmadan günlerin aslında ne kadar zor geçtiğinden. Sen bakmıyorken duştan çıkmanın, üstümü değiştirmek için soyunmamın ne kadar anlamsız olduğundan konuşuyoruz. Gündüzlere katlanıyorum bir şekilde saçmalayarak ama gecelerin çaresini bulamadım henüz. Geceler ince bir bıçak gibi soyuyor bedenimi. Her şeye rağmen yine yeni adımlar atıyorum şu sıralar, senin görmediğin küçük adımlar. Bilirsin pek kimsenin onayını alma ihtiyacı duymam ama sen bakmıyorken risk almanın ne anlamı var, bilemiyorum henüz. Düştüğümü de görmelisin bence, kaybedişimi. Zaten çoğu zaman bundan fazlasını göremez kimse hayatımda. Ama dediğim gibi senin içinde olmadığın bir hayatta ancak monologlar dolduruyor kafamın içinde sürekli açık olan word sayfamı. Bilemiyorum, bu noktaya, bu kadar sağduyulu ve açık görüşlü olan biri olma noktasına nasıl geldin, ne sürükledi seni kim bilir. Ama senin gibisi… nasıl desem bilmiyorum. Biliyorsun, hayatımın erkeği, ruh eşi gibi zırvalıklara inanmadım asla ama sen hiç kimsenin olmadığı olamayacağı kadar büyüktün benim hayatımda.


Yalnızca senin yanında söyleyebilirim mesela katillerin de yemek yemesi gerektiğini, buna kızıyor sövüyor olmanın anlamsız olduğunu. Ya da herkesin yağmacılara kızdığı yerde, benim kendimi onların yerine koyup hoşgörü göstermemi yalnız sen anlayabilirsin. Nasıl desem, eğer her gün haberlerde kimlerin yat aldığını, jet ski yaptığını izlesem, malikanelerde hizmetçileriyle yaşayan insanların dizilerini seyretsem ve daracık bir odada bir yatak ve küçük eski televizyonumdan başka bir şeyim olmasa sonra da bir gün yerde ütü görsem belki açlığımı gidermez ama yine de hak ettiğimi düşünüp onu yerden alırdım. Belki de almazdım, emin değilim. Şartların bizleri nasıl insanlar yapacağı asla belli olmuyor. Mesela bir gün Afrika kıtasındaki şu fotoğraflarını çekip çekip ödüller aldığımız, bunu izlemeyen insan değil deyip herkesle paylaşmayı görev bildiğimiz insanlar kalksalar ayaklanıp, yukarı bu tarafa doğru gelseler ve balkonlarımızdan evlerimize girseler; laptopumu, küpelerimi, sutyenlerimi ve fırınlarımızı alsalar “alın” derdim. “alın ve bizi affedin”. Tabi laptop yediklerini sanmıyorum ama fırın ve sutyenler işe yarayabilir. Demek istediğim şu ki, dünyanın bir ucunda şımarık insanlar pasta savaşı yapıyorsa ve diğer tarafında insanlar açsa, bence yağmacılara kızmak yerine önce biraz düşünmek, anlamaya çalışmak isabet olur. Ama yine de başka bir şehirden minibüsle gelip yağma yapmanın mantığını çözebilmiş değilim, sanırım bu noktada ben haksız çıkabilirim.


Hava aydınlandı iyice. Aklımda laptopu fişe takarken çıkan mavi ışık var. Bir de yatmadan önce fotoğraflarını gördüğüm yaratıklar dans ediyor gözümün önünde. Ağızlarından tükürük saçarak “sı” diyorlar, anlaşılabilen tek şey bu “sı”.


Son olarak sana sesleniyorum, belki devam ederim sana seslenmeye ya da hiç var olmamışsın gibi davranırım. Emin değilim. Lütfen hayatındaki tüm kadınlara iyi davran, bana davrandığın gibi.


bukowskinin yeri

10 Eylül 2009




burasıdır.
(teşekkürler
1001)

mektup

05 Eylül 2009

Küçük adamlar gördüm, küçük ve korkak. Altına saklandığım şapkamın ardından izledim onları. Ama aptal olanlar… Onları izlemeye bile dayanamadım dostum, yeşil yapışkan kurbağalar bile daha saygıdeğer benim gözümde onlardan.


Soğuklar gördüm. Kar taneleri, uçuşan beyaz… Sabahın köründe gökten aşağıya süzülüyorlardı. Sessiz derin. Karanlıkta izledim onları ve gündüz ışıkta. Kar yağdığında gecenin siyahlığından eser kalmaz dostum, unutma bunları. Unutulan şeyler adına konuşuyorum burada ve konuşmaya devam ediyorum hatta. Devam etmek için bir nedeni olmayan herkes yalnızdır, sebepler ve dostlar gerçek bedenlerdir. Geri kalanlar vitrinde ifadesiz suratına bakan mankenlerden ibarettir.


Sana aşktan hiç söz etmedim dostum, var olmayan şeylerden söz etmeye bayıldığım halde. Arzu vardır bana göre, elde etme içgüdüsü ve diğerleri. Karışımına aşk diyorlar dostum, inanma. Aptalca bir kelime peşinde koşturmana göz yumamam, bilirsin.


Burası giderek soğuyor, buz gibi burnumu henüz sıcak kollarımda ısıtmaya çalışıyorum. Beyaz kollarım ve beyaz titrek bedenim. Sutyen askıları ve yaşlanmaktan başka bizi kısıtlayan ne var ki şu hayatta. Gözlerini kapadığın sürece, her yer dümdüzdür bana göre.


Dost dediklerin, sevgili dediklerin ve diğer saçma sıfatlarıyla etrafında dolaşan insanlar… Sana yanlış şeyler söyleyecekler, inanma onlara. Benim hakkımda, evren hakkında, yaradılış hakkında ama en çok da senin hakkında. Ne söylerlerse söylesinler bil ki herkes kendi kıçını kurtarma derdinde, ben de dahil. O yüzden inanma kimseye, bana bile. Onlara kimsenin seni kıramayacağını söyle, hiç kimsenin. Bu onları biraz uzakta tutar. Görüyorsun ki rahat nefes alabilmen için etrafını temizliyorum dostum.


İlla ki inanacaksan, trenlere inan yalnızca, tek başına yaptığın tren yolculuklarına. Onlar sana doğruyu söyleyecektir, kalbini açıp, kafanı camına yaslayıp dinlemelisin. Yaz kış tek bir ray üstüne gider gelir onlar, yaşlıdırlar ve çok şey bilirler. Gidiş gelişleri bizimkilere benzer, şarkılara benzer ve daha birçok şeye. Onları dinle dostum, sana ben değil asıl doğruyu onlar söyleyecektir.


Bilirsin düşman kelimesinden bile hoşlanmam ama ne kadar iyi biri olursan ol, ne kadar güzel şeyler yaparsan yap eninde sonunda senden nefret eden birileri olacaktır hayatında. Seni bilmem ama onlar benim yıllarımı aldılar. Ne için, bir hiç için. Nankör dostlar kadar senden nefret edecek, onlar kadar kalpsiz insanlar yoktur şu hayatta.


Şimdi içeri gidip hırkamı almam gerekecek, bu akşam hava biraz serin. Kahvem de bitmek üzere, sanırım gidip tazelemeliyim. Bekler misin beni, bekliyor musun orada öylece? Sırtında kırmızı kazağın, kısa saçların, ağzında sürekli dumanı tüten sigaranla. Orada mısın hala? Öyleyse, sana kimsenin söylemediği bir şeyler söyleyeyim dostum. Kızmış mangal şişiyle ortadan ikiye yarılmış bir yüreğin var, içi oyulmuş. Buradan bakınca içinde oynaşan beyaz soluk ruhları görebiliyorum. Nasıl katlanıyorsun buna. Bütün bunlara, insanlara. Bütün bu karmaşaya, ruhlarını hırs uğruna satmış insanlara, dağlara nasıl katlanıyorsun dostum. İçin sıkışmıyor mu, dağlanmış kalbin daralmıyor mu? Nasıl sığıyor ruhun buralara, bedenine daha doğrusu, ya da başka kadınların bedenine. Nasıl yapıyorsun dostum, hiçbir şey olmamış gibi, yaşanmamış yazılmamış yokmuş gibi nasıl davranıyorsun? Bütün bu boklar, yapayalnız insanlar nereye gidiyorlar gece olunca? Nerede uyuyorlar? Uyuyabiliyorlar mı? Ben uyuyamıyorum dostum, aylardır gözümü kırpmadan sabah olmasını bekliyorum. Boğazımı tıkayan buruşuk bir el, bütün gece bırakmıyor yakamı. Gitsin diye sürekli bir şeyler içiyorum, ne bulursam, kahve bira şarap kahve… Yaşlı bir kadınım ben, kabul etmelisin bunu artık. Hayatımın neredeyse her gününü yaşlı ve yalnız olarak geçirdim. Tek basamaklı yaşlarımda bile görmüş geçirmiş bir kadın gibi başımı dik tutar ve susardım dostum. Olgun olduğumu söylerlerdi, yaşımdan olgun davrandığımı. Emin ol, doğduğu günden itibaren yaptığı ve ileride yapacağı her şeyden sıkılmış tiksinmiş bir boktum, daha fazlası değildim ama sen… İşin bu kısmında seni tarif edemiyorum, yaptığın her şeyi hayatında yaptığın en güzel ve en önemli şeymiş gibi yaptın. Bu nasıl tarif edilir ki, sıkılman bile önemliydi senin, el sıkışman ve sıçman… Her şeyin önemliydi ve sen benim her şeyimdin. Bu denizlere ve nehirlere ve bu aptal beyaz bulutlara senin yüzünden katlandım hep. Senin varlığındı bütün bunlara göz yummama sebep.


Gülümse lütfen, yazacaklarımın sonuna geldim. Benden nefret ediyorsun biliyorum ama yine de okumaya devam ediyorsun çünkü cesaretimi seviyorsun, cüretimi. Suratına tükürmemi ve sonu gelmeyen yalanlarımı.


Yine de bil ki avucunun içinden kayan kum tanelerine bakıyorsan ya da yürürken parmaklarını aralıyorsan içinden havanın akıp gitmesi için bil ki dostum, aynı yere gidiyoruz. Gitmemiz gereken yere.


Cevabını dört gözle bekliyorum dostum. Yağmur başlamak üzere, hava karardı. Gitmem gerekiyor.


Günahların ve soğuk bulutların, seni seviyoruz.


Hayatını hiçbir şey uğruna hiçbir şey yapmadan geçiren dostun;



senfoni

03 Eylül 2009

Dışarıda olmak istiyorum. Koyu gecenin altında.


Bir bankta elimde bir bardak kahveyle.


Yıldızlar kendi etrafında, insanlar sıkıntılı düşlerinde dört dönerken ben oturduğum yerden geceyi izlemek istiyorum.


Yeniden sabah olana dek.

saturation

15 Ağustos 2009

Uzanmış yatıyorum. Keyiften değil, daha çok çaresizlikten. Ölüm fermanın altına atılan imza ile uygulamaya geçirilmesinin arasındaki bir zaman dilimindeyim. Henüz o kadar kötü değil.


Kapı açılıyor ve tam olarak beklediğim şey gerçekleşiyor. Bağırış, çağırış, hakaret… Hiçbirine cevap vermiyorum, umursamadan yatıyormuş gibi yapıyorum ama aslında kalbim saatte 200 km hızla çarpıyor ve ne bir fren var ne de bir bariyer. Kapıyı çarpıp odadan dışarı çıktığı bir anı fırsat bilip üzerimi giyiniyorum. Çantama telefonumu sokup, koluma asıyorum ve elime çoraplarımı aldığım gibi kapıya yöneliyorum. Tam o sırada tekrar içeri giriyor. Tekrar bağırıyor. Tamam diyorum, en tatlı ses tonumla. Dışarı çıkayım biraz sakinleş geri geleceğim. Defol diye bağırıyor arkamdan. Elim ayağım titriyor, bütün kan beynime toplanıyor. Dudaklarım bembeyaz, ne yaptığımı bilemez halde ayakkabılarımı elime alıp apartman boşluğuna çıkıyorum. Bir elimde ayakkabılarım, diğer elimde çoraplarım, karanlık apartman boşluğunda gözyaşlarıma engel olamadan ilerliyorum. Titreyerek yalınayak bir kat aşağıya inip, merdivene oturuyorum. Hem burnumu çekiyor hem de ayaklarıma çoraplarımı geçirip ayakkabılarımı bağlıyorum. Apartmandan kimseyle karşılaşmadan şiş gözlerimle sokağa fırlıyorum. Sokağı geçerken yukarıdan görülmemek için apartmana yakın yürümeye çalışıyorum. Neyse ki esen rüzgâr az da olsa rahatlatıyor. Saat 4’ü geçiyor. Saçım başım dağınık, gözlerim şiş ve beş parasız dolanıyorum sokaklarda. Nehrin kenarına gidiyorum özellikle, gelen geçen, akan su. İyi şeyler işte. Herkes gibi güzel şeyler görmeye ihtiyacım var. Aklımda tek bir soru var, şimdi ne yapacağım. Cüzdanımı çıkarıyorum, yalnızca 3 liram var. 3 tane bir lira. Elimde paralarla oynayarak, sokaklarda birbirine dolanan ayaklarım izin verdiği sürece dolaşmaya devam ediyorum. Tamam diyorum buldum, beni sakinleştiren, sevdiğim bir yere gitmeliyim. Aklıma iki seçenek geliyor; kütüphane ve bar. Aklıma ilk gelen bar pazarları kapalı oluyor. Kütüphane zaten kapalı, üniversitenin kütüphanesi ise 5’te kapanıyor. Kalabalık bir bara gitmek istemiyorum, kalabalık ve karanlık şu anda en son istediğim şey. Yolda peçete satan bir teyze Allah sevdiğine bağışlasın diyor, hiç düşünmeden elimde oynayıp durduğum birliklerden birini ona veriyorum. Artık yalnızca 2 liram var. Neyse ki bankamatik kartım var diyorum, hiç değilse biraz param var. Durmuş beynimle insanların suratlarına bakarak, aptalca şeyler ve bağırarak bana edilmiş hakaretleri düşünerek dolaşmaya devam ediyorum. Pazarları kapalı olduğundan emin olduğum bara doğru ilerliyorum, her ihtimale karşın yine de bir kontrol etmek istiyorum. Derken terası olan başka bir bar ilişiyor gözüme. Güzel diyorum, tam olarak aradığım şey böyle bir şey. Önce bir tuvalet buluyorum kendime, sonra manzaralı olmasa da bir koltuk. Ardından bir bira söyleyip, Görkemli Kaybedenler’e kaldığım yerden devam ediyorum. Soğuk bira, kapalı serin hava, esen rüzgâr, kahverengi masalar az sesli küçük kalabalık ve Leonard Cohen. Sanırım daha iyi olamazdı diyorum içimden. Geçmiş bir yılı düşünüyorum, tüm yaşadıklarımı. Tüm şu kendini bilmez insanlar ve işsizlik günleri. Her şey uzakta kaldı diyorum, çok uzakta. Terasın kenarındaki masa boşalınca mekânın boşluğundan faydalanıp 4 kişilik masaya yayılıyorum. Karşımda 7-8 kişilik bir grup erkek var, kaskları falan da var. Sanırım motor sporlarıyla ilgili bir şey diyorum kendi kendime. Kitabıma dönüyorum. Saat 6’yı geçerken bir bira daha istiyorum. Aç karnına içtiğim biralardan dolayı kendimi biraz daha iyi hissediyorum. İyi seçim diyorum kendime, hamburger yemeye gitsem yalnızca karnım doyardı. Karşımdaki kalabalık hep birlikte kalkıyor, iyi diyorum. Bu durumda koca terasta yalnızca ben ve 3-4 kişilik bir masa daha kalıyor. Kitabıma geri dönerken elinde kaskıyla bir adam yanıma yaklaşıyor. Merhaba diyor adım Saadettin, sanırım bir derdiniz var. Gülüyorum, çünkü komik. Gülüyorum, çünkü bu güzel bir şey. Gülüyorum çünkü bu halde bile iyi görünüyorum demek ki. Önemli bir şey değil diyorum, gülümsüyorum. Gülümsememe engel olamıyorum sanırım, sonuçta bira içmeyeli aylar oluyor, üstelik açım ve berbat bir gün geçiriyorum. Bir şeyler anlatıyor, motor sporları ıvır zıvır. Her dediğine peki evet diyor, başımı sallıyorum. Size kulübümüzün stickerını vereyim diyor, iyi diyorum. Elleri titriyor, uzatırken. Elimde değil, yine gülümsüyorum. Telefon numaramı vereyim diyor, gerek yok diyorum. Olmaz ama siteye üye olacaksınız ya, gerekiyor diyor. Bir bağlantı kuramıyorum ama site işine de kafa salladığımı hatırlar gibi oluyorum. Numarasını söylüyor, telefonumu elime alıp yazıyor gibi yapıyorum. Sesi titriyor, Sefa Akgül diye yazarsanız diyor. Tamam diyorum. Titreyen eldivenli elleriyle elimi sıkıp uzaklaşıyor. Stickerı kitabımın arasına koyup okumaya devam ediyorum. Arada dışarı bakıyorum, ikinci bira biraz daha iyi geliyor. Yalnızım, mutsuzum ama yine de iyiyim. Depresif bir gerizekalı olduğumu sanıyorsunuz ama değilim, eve tıkılmadığım sürece kendimi düzeltebiliyorum. İster inanın ister inanmayın. Kendimi bir daldan diğerine zıplayan düşüncelerimle motive etmeye devam ederken televizyonda en sevdiğim komedi dizisinin oynadığını görüyorum. Daha iyisi olamaz demiştim ya, olabiliyormuş demek ki diyor, hemen biramı kitabımı alıp televizyona karşı bir masaya geçiyorum. Sesi kapalı televizyonun ama sonuçta altyazılar var. Ortasında geldiğim için pek bir şey anlamıyorum ama yine de ilgiyle izliyorum. Derken kasklı dostumuz Sarp, kapıdan içeri giriyor. Ben geldim diyor, seni burada bırakamadım. Tam da televizyonun önüne oturuyor. İçimden ben dizi izliyordum diye geçiriyorum ama dışarıya yansıtabildiğim sadece sahte bir gülümseme oluyor. Oradan buradan titreyen sesiyle anlatmaya koyuluyor. Kafasının yanından görebildiğim şekilde diziyi izliyorum ve biramı yudumluyorum. Bir ara çok titizim falan dediğini duyar gibi oluyorum. Sanırım eve hizmetçi arıyor diye geçiriyorum aklımdan. Çok aptalım, en başından yollamalıydım. Ama karşında konuşurken elleri titreyen bir adama nasıl git denir ki, bilmiyorum. Aile yanında okumak en iyisi falan diyor. Bu şekilde konuşarak beni manipule ettiğini sanıyor galiba. Sanki bir anda, “ aman tanrım evet ev hanımı olmalıyım, hemen şimdi okumayı ve alkolü bırakmalıyım” diyeceğimi mi sanıyor acaba. Yine de kızmıyorum ben, sadece dinliyorum. Kitap okumayı çok seviyorsun herhalde diyor, evet diyorum. Bu konuda benzeşmiyoruz diyor. Bunu marifet olarak mı görüyor, bana mı öyle geliyor. Tamam diyorum, buradan kaçmanın zamanı geldi. Bak diyorum Sinan, benim gitmem gerek, tanıştığıma memnun oldum. Peki diyor, beraber kalkıyoruz. Tuvalete ikinci ziyaretimi gerçekleştirdikten sonra kasaya doğru yöneliyorum. Ödedim diyor. Kahretsin diyorum içimden, ne kadar aptalım. Kartla ödeme yapacağım için zorlayamıyorum bile, sadece teşekkür edebiliyorum. Hoşlanmadığım bir adam, ödenmiş bir hesap, acayip bir motosikletle baş başa kalıyorum. Eve motorla bırakmak konusunda ısrar ediyor. Hayır diyorum, bu kez yanıtım kesin bir hayır. Telefon numaramı almak için dil döküyor, dakikalarca. Aptalım işte, tekrar edeyim kendi kendime de unutmayayım. Sonunda msnimi almayı başarıyor Serkan. Batan güneş eşliğinde eve koyuluyorum.


Korkarak evin içine adımımı atıyorum. Tam olarak korkmak da değil, sonuçta evden çıkışımı saymazsak fena bir gün geçirmedim. Uzun zamandır hak ettiğim bir gündü hatta. 2 bira, teras, yağmur ve iyi bir kitap. Akşam Onur’a anlatıyorum her şeyi. Beni suçluyor, biraz da dalga geçiyor. Eh adam haklı. Her neyse diyorum, o kadar da kötü değildi. Yorgun ve uykulu oraya buraya tıklamaya devam ediyorum. Derken msne eklenmemle irkiliyorum. Aman Tanrım, mail adresinde “liselim” mi yazıyor yoksa bana mı öyle geliyor. Bravo diyorum kendime, gerçekten bravo. Kabul ediyorum yine de. Elleri titreyerek beni msne ekleyen birisini nasıl reddedebilirim ki. Görüşelim tekrar diye tutturuyor, abuk sabuk bir şeyler söylüyor. Sürekli titreşim ve o garip msn suratları. Çok farklıyız, boş ver diyorum. Örnek ver diyor. Ne örneği be adam diye bağırıyor içimden bir ses. Onur var neyse ki sakinleştiriyor beni. Hoşça kal diyip engelleyip siliyorum Sami’yi.


Şimdi nerede bir motosiklet görsem irkiliyorum, yakınlarında bir yerden Sedat karşıma çıkacakmış gibi geliyor.

kırk dört

02 Ağustos 2009

Ve sonra eski dostum migren geldi kapıdan.


Nerelerdeydin dedim.


Seni izliyordum dedi.


Başucuma oturdu ve saçlarımı okşadı.


Bunu neden yapıyorsun dedim. Cevap vermedi, usulca gözümü çıkartıp yerine yumruğunu oturttu ve öylece kaldı.


Ne zaman saate göz atsam 23:48’ti ve her gün günlerden perşembe.


the pen story

16 Temmuz 2009



ve yine bir stop motion...

(müzik için)

this strange effect

Dışarıda yağmur yağıyor ve evde sular akmıyor. Sokaklar ıslak, balkon ıslak ama ben yüzümü yıkayacak iki avuç su bulamıyorum. İnsanlar medeniyet dediğimiz şeyi icat ederken bir yerde bir hata yapmış olmalı. Kendimizi betondan kulelere hapsederken, toprağın altından çıkanı toprağın üstüne halı gibi sererken, birbirimize zulmederken… Bir yerlerde kesinlikle bir yanlışlık olmalı.

the love of richard nixon

15 Temmuz 2009

Uyandım ama bir süre yataktan kalkamadım. Düşüncelerle baş başa kaldığım, bomboş bir zihnin en sevdiğim saatleridir sabah yatakta keyif yaptığım saatler. Aptal bir pazar günüydü ve güneş her zamankinden daha yakıcı olacağa benziyordu. Zaten şu sıralar her şey oldukça yakıcıydı; petrol fiyatları, elektrik, su ve son zamanlarda cehennemin de daha sıcak olduğuna dair bazı duyumlar alıyorduk. Ya kafamın içindeki cehennem ne olacaktı, yanıcı madde olarak alkolü kullanan, dumanını da ağzımdan burnumdan sigara dumanı olarak veren şu cehennem. Her neyse dedim, onun icabına başka zaman bakarım. Kalktım, pijamalarımla ayaklarımı sürüye sürüye mutfağa doğru yürümeye başladım ve her zamanki gibi mindere takıldım. Ağzının üstüne kapaklanmaktan son anda kurtulan her insan gibi sinirlendim ben de ve mindere daha önce attığım tekmeleri aratmayacak bir tekme savurdum. Kalorifere yapışıp, yere düştü. Döndüm ve mutfağa doğru rotamda devam ettim. Mutfağın penceresini açmaya kalktım ve o anda tırnağımı kırıp ufak bir çığlık attım. Acıyla olduğum yerde zıplarken çıplak ayağımı sandalyeye çarptım ve iki büklüm zırlamaya başladım. Biraz sakinleşince kendime dolaptan bir bardak ice tea koydum ve yatak odama doğru yola koyuldum. En iyisi bugün yataktan çıkmamak dedim kendi kendime. Belki film izlerim ya da e2 diye düşünürken küçük oturma odamda kanepede oturan birisini gördüm. O esnada kapının önünden çoktan geçmiştim ve geri geri yürüyerek ona baktım. Hayret içinde ağzımdan şu cümle çıktı; sen ne zaman geldin?


Rengin bembeyaz olmuş. Dün gece geldim ya dedi.


Gerçekten mi dedim. Kapıyı ben mi açtım?


Evet, açtın ve geri dönüp yattın. Hatırlamıyor musun?


Hayır dedim. Gerçekten de hatırlamıyordum. Ona geceleri artık yatmadan önce 1-2 tekila shotladığımı söyledim.


Aferin, salak dedi. Ya ben değil de başkası olsaydı?


Haklısın dedim.


Bunları konuşurken karşısındaki kanepeye çoktan oturmuş, bağdaş kurmuştum.


Dün gece o kadar aradım neden gelmedin dedi. Beraber içerdik tekilaları.


Canım istemedi dedim. Sanırım yeni bir döneme giriyorum kendi içimde. Yazmak için çok verimliyim şu sıralar. Baksana seni bile getirdim buraya.


Demek artık hayatının nasıl olmasını istiyorsan, neleri elde edemiyorsan onları yazacaksın dedi.


Evet dedim. İçeceğimden bir yudum aldım. Gözlerimi yere diktim. Aptalca bir şey söyleyip, planlarımı altüst etmesinden korkuyordum. Ben geçmişi değil, geleceği yazmak konusunda daha başarılıydım üstelik. Bunu ona da söyledim acilen.


Ağzını şapırdattı her sabah yaptığı gibi. Bu acıktığının işaretiydi.


Yani ben gerçekte bu şehirde yaşamıyorum öyle mi dedi.


Hayır dedim. Sen aslında İstanbul’da yaşıyorsun. Yaklaşık bir senedir görüşmüyoruz. Yüksek lisans yapıyorsun orada.


Oo, iyiymiş dedi. Neden peki, neden görüşmüyoruz?


Bilmiyorum dedim. Bir gün akşam internette baktım beni silmiştin, ben de seni sildim ve bitti işte dostluğumuz.


Bu kadar kolay yani dedi. Ne aptalız.


Evet dedim. Ben hep sonsuza dek dost oluruz sanmıştım. Seni çok seviyordum. Sesim titremeye başlamıştı artık.


Ben de seni çok seviyorum, keşke gerçekte böyle bir salaklık yapmasaydık.


Kalktım. Seni çok özledim dedim, sarıldım.


Biliyor musun, bunları yazarken aslında ağlıyorum, sen aslında İstanbul’dasın ve hiçbirinden haberin yok dedim.


Tamam, dedi. Üzülme geçecek. Güldü, hişşş oğlum ağlama dedi.


Ben de güldüm. Seni o kadar çok özledim ki dedim. Suratım tam bir aptal gibi görünüyordu. Kıpkırmızı, ağlamakla gülmek arasında.


Peki burada, Ankara’da ne işin var dedi.


Yüksek lisans dedim. Kazandım sonunda.


Gerçekten mi dedi. Buna çok sevindim.


Ben de dedim. Kalktım yerime oturdum yeniden. Bir sigara aldım pencerenin önündeki paketten. Gözüme pencerenin önünde iğrenç bir şey çarptı. Mutant kaktüsümü de getirmişim Eskişehir’den buraya, ne çirkin şey.


Sigaraya mı başladın dedi. At bana da bir tane oradan.


Ona da uzattım. Evet dedim. Her yerde yasaklandığına göre artık içebilirim.


Güldü.


Sana kahvaltı hazırlayacağım dedim. Sosis de var. Sever misin?


Ooo dedi, ben de bilgisayardan müzik açayım o sırada. Sende benim son hazırladığım set var mı dedi.


Yok dedim. Bir senedir görüşmüyoruz ya. İnternetten indir de dinleyelim. Tamam, hemen indireyim o zaman dedi.


Ben de ağzımda sigara sosisleri doğramaya başladım.

neon kentler

12 Temmuz 2009

Kumandayı aldım televizyonu kapattım. Biramın sonunu kafama diktim ve ayağa kalktım. Gidip sertçe elinden yakaladım, tek kelime etmeden çekerek yatak odasına götürürken diğer elimle de ışığı söndürdüm. Onu karanlıkta usulca çevirdim ve omuzlarından iterek yatağa oturttum, sonra da kucağına oturdum, yüzüm ona dönük. Saçıyla oynamaya başladım, her istediğim zaman bunu yapabilecek olmanın huzuru içinde. Ne tam kıvırcıktı saçları ne de dalgalı, ikisinin arasında garip iri dalgaları vardı. Onlarla oynadım, tek tek. Usul usul her kıvrımını olması gerektiği şekle getirip bıraktım. O hiç sesini çıkarmıyordu, benim saçma sapan ani çıkışlarıma, ruhumun belirsiz devinimlerine alışmıştı artık. Gregor Samsa’nın devinimi diye mırıldandım kendi kendime, neredeyse sessiz ama o duydu. Demek ki tüm dikkatini bana vermişti, kafasını kaldırıp yüzünü bana çevirdi. Kim bilir neler düşünüyorsun dedi. Pek çok şey dedim, pek çok şey.


Ne kadar güzel gözleri vardı. Bunu ona her bakışımda aklımdan geçiriyordum sanırım. Taze ve çocuksu bakışları vardı, kıvrılan uzun kirpikleri ve sonuna doğru ufak bir kavis yapıp birleşen göz kapakları. Çok seviyordum, her şeyiyle tamamen. Şimdi onun yerinde bir başkası olsaydı konuşur, dikkatimi, düşüncelerimi aptal sözcükleriyle darmadağın ederdi. Ama o dert etmezdi, konuşarak düşüncelerimi yönlendirmeyi aklından geçirmezdi ya da bir sonraki hamlem için acele etmezdi. Karanlıkta sessizce bekler, kafamın içinde şu sıralar fazla mesai yapan saatin tiktaklarını dinlerdi.


Saçlarıyla ilgili ritüelimi tamamladıktan sonra gözlerinin içine baktım ve konuşmaya başladım. Ağzımdan birer birer dökülen kelimelerin usulca yatağa, odaya, yere dağılışını seyrettim bir süre. Kelimelerle ilgili bir sorunum var, belki de bir çeşit saplantı. Harfleri, sözleri istemim dışında görselleştiriyorum, hatta belki bazen kişileştiriyorum. Çocukken de böyleydi bu, aynı kelimeyi defalarca söylerdim ta ki kendisine atfedilen tüm anlamlardan bağımsız kalıp kendi çıplak kilden bünyesine dönene dek. Sonra onunla oynardım, yeniden şekil verir yeniden severdim. Kelimelerle aramda hep anlamsız bir bağ oldu bu yüzden. İşte yine sırf bu yüzden ağzımdan dökülen kelimeleri görebiliyordum, dizili halde ağzımdan çıkan sonra saçılıp dökülen mavi cümleler, kelimeler. Konuşurken ona bakmıyordum, kelimelere bakıyordum hayretle. Karanlık odaya pencereden vuran beyaz ay ışığı ve etrafa saçılmış harflerin parlak mavi ışıkları. O gece ona tam olarak neler söyledim, pek hatırlamıyorum. Aradan zaman geçtikten sonra kendime geldim ve konuşmaya bu kez ne dediğimi bilerek devam ettim. Çok iyi hatırlıyorum, bu zihnimin tamamen açıldığını hissettiğim büyülü anın ortasında ona dönüp şöyle dedim.


“Sana neondan mavi kentler inşa edebilirim ya da patikalar; dağlardan küçük ırmaklarla köylere açılan. Peçesiz kadınlar, pencereler ve hatta tüm yaşadıklarını yeniden canlandırabilirim. Seni yeni baştan yaratabilirim, parlak, mavi ama bir o kadar da inanılmaz. Yeter ki bana inan.”


Sonra durdum, söylediklerimi ikimizin de sindirebilmesi için zaman gerekiyordu. Zaman, peh… onun yardımı olmadan birbirimizi anlayamıyor, bir bardak kahve içemiyor, çıktığımız balkon demirlerinden aşağıya atlayamıyorduk. Hem ilerlemesinden hem de durmasından korkuyorduk. Aslında ben zamana inanmıyordum, zaman da bana inanmıyordu. Ben yalnızca kızarmış patatese, uzaylıların gerçekten var olduğuna, zaman makinesine ve insanlara inanıyordum. İnsanlara yalnızca inanmakla kalmıyor aynı zamanda onları içimden gelen kaynağı belirsiz bir sevgiyle seviyordum. Sartre’ın biz hümanistlerden nefret ettiği kadar varız dedim kendi kendime. Başıma bunun yüzünden neler gelmişti ve ben hala utanmadan insanları sevdiğimi söylüyordum. Bu neredeyse saflık…


Ben ay ışığı altında dallanıp budaklanan düşüncelerime dalmış, neredeyse umutsuzluğa kapılmışken saçlarımı avuçlarının içine aldı ve şöyle dedi.


“O güzel kafanın içinden neler geçiyor tam anlayamıyorum ama bil ki yalnızca sana inanıyorum. Ne tanrıya ne evrime ne de uzaylılara. Bunu söylerken gülümsemişti, çukurlaşan yanakları ve kırışan alnıyla. Yalnızca sen… tamam mı?


Hey dedim, ama uzaylılar gerçekten var.


Tatlı tatlı gülümsedi. Sonra onu öpücüklere boğdum ve yine omuzlarından iterek devirdim. Ona kendimi hiç bu kadar yakın hissetmemiştim, aynı anda hem yakın hem de uzak. Yuvarlak bir dünyada mesafe ne taraftan baktığınıza bağlı olarak değişir.


Bir bakarsınız aslında en yakınınızdaki size en uzak olan kişidir.


Yakın


Uzak


Yakın


mola

08 Haziran 2009

kendimi yazmaya zorlamak beni çok yoruyor. o yüzden bir süre ara veriyorum.
işleri yoluna koyana dek.

blogumu takip eden, okuyan herkese teşekkürlerimi iletiyorum.


HBBA, Jayne, Indian ve TReVaNiaN'a da yazdıkları her bir post için teker teker teşekkür ederim. iyi ki buradasınız, iyi ki yazıyorsunuz.

but i'm a creep

25 Mayıs 2009


what the hell am i doing here?
i don't belong here.