yorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

lock of your hair

Burada günler biraz soluk ama yine de iyi geçiyor. Anne baba dırdırından uzakta hayatımda hiç yapamadığım, deneyemediğim şeyleri deniyorum. Mesela kahvaltıda yalnızca çikolata yiyorum. Ortaokulda İngilizce ders kitabımda bir okuma parçasında böyle bir kız vardı, her sabah çikolata yiyordu ve çok güzeldi. Hiç sivilcesi çıkmıyordu. Onun gibi olmak istiyorum. Bir de Jayne’den duydum kendime bailey’s aldım, sabahları kahveme karıştırıyorum. Aslında tam olarak hangi kahveye karıştırılıyor bilmiyorum, o yüzden hepsiyle teker teker deniyorum. Sütlü sütsüz, hatta türk kahvesi de var aklımda. Bir şişe bailey’sim var ve tiramisu yapıp üzerine döksem mi düşünüyorum ya da belki çikolatanın içini oyup, likörlü çikolata gibi baileysli çikolata yaparım. Günlerimi böyle abuk sabuk işlere harcıyorum işte. Yorgunum. Daha başka; sigaraya başladım mesela, kusmadan en fazla ne kadar bira içebildiğim konusunda kendi kendime testler yapıyorum, ağzıma lolipopu yan sokmaya çalışıyorum, bazı geceler hiç uyumuyorum, ayaklarıma birbirinden farklı çoraplar giyiyorum. Zaten asla kıyafetime uydurmak gibi bir derdim olmadı çoraplarımı. Umarım bunları yaparken geri zekâlı gibi görünüyorumdur. Soğuk suyla duş almayı denedim geçen gün, her tarafım ağrıyor şimdi. Sanırım pek iyi bir fikir değilmiş. Değişik votka karışımları deniyorum akşamları, değişik meyve sularıyla, değişik alkoller, değişik insanlar. Dedim ya aptallık işte, 23 yaşından sonra yapılacak şeyler değil bunlar. Ama sonuç olarak iyiyim, kendimi oyalıyorum bir şekilde. Yalnızlığımı hissetmemeye çalışıyorum ve şimdilik pek de fena gitmiyor işler.

Ama yine de zor mesela. Saat şu an 06:37 ve ben birkaç saattir beni uyutmayan kelimeleri yazmak için bilgisayarımı açtım. Fazla gürültü yapmamak için touchpad kullanıyorum ve harflere basarken temkinli davranıyorum. Migrenim ve ben konuşuyoruz saatlerdir. Senden bahsediyoruz mütemadiyen, sen olmadan günlerin aslında ne kadar zor geçtiğinden. Sen bakmıyorken duştan çıkmanın, üstümü değiştirmek için soyunmamın ne kadar anlamsız olduğundan konuşuyoruz. Gündüzlere katlanıyorum bir şekilde saçmalayarak ama gecelerin çaresini bulamadım henüz. Geceler ince bir bıçak gibi soyuyor bedenimi. Her şeye rağmen yine yeni adımlar atıyorum şu sıralar, senin görmediğin küçük adımlar. Bilirsin pek kimsenin onayını alma ihtiyacı duymam ama sen bakmıyorken risk almanın ne anlamı var, bilemiyorum henüz. Düştüğümü de görmelisin bence, kaybedişimi. Zaten çoğu zaman bundan fazlasını göremez kimse hayatımda. Ama dediğim gibi senin içinde olmadığın bir hayatta ancak monologlar dolduruyor kafamın içinde sürekli açık olan word sayfamı. Bilemiyorum, bu noktaya, bu kadar sağduyulu ve açık görüşlü olan biri olma noktasına nasıl geldin, ne sürükledi seni kim bilir. Ama senin gibisi… nasıl desem bilmiyorum. Biliyorsun, hayatımın erkeği, ruh eşi gibi zırvalıklara inanmadım asla ama sen hiç kimsenin olmadığı olamayacağı kadar büyüktün benim hayatımda.

Yalnızca senin yanında söyleyebilirim mesela katillerin de yemek yemesi gerektiğini, buna kızıyor sövüyor olmanın anlamsız olduğunu. Ya da herkesin yağmacılara kızdığı yerde, benim kendimi onların yerine koyup hoşgörü göstermemi yalnız sen anlayabilirsin. Nasıl desem, eğer her gün haberlerde kimlerin yat aldığını, jet ski yaptığını izlesem, malikanelerde hizmetçileriyle yaşayan insanların dizilerini seyretsem ve daracık bir odada bir yatak ve küçük eski televizyonumdan başka bir şeyim olmasa sonra da bir gün yerde ütü görsem belki açlığımı gidermez ama yine de hak ettiğimi düşünüp onu yerden alırdım. Belki de almazdım, emin değilim. Şartların bizleri nasıl insanlar yapacağı asla belli olmuyor. Mesela bir gün Afrika kıtasındaki şu fotoğraflarını çekip çekip ödüller aldığımız, bunu izlemeyen insan değil deyip herkesle paylaşmayı görev bildiğimiz insanlar kalksalar ayaklanıp, yukarı bu tarafa doğru gelseler ve balkonlarımızdan evlerimize girseler; laptopumu, küpelerimi, sutyenlerimi ve fırınlarımızı alsalar “alın” derdim. “alın ve bizi affedin”. Tabi laptop yediklerini sanmıyorum ama fırın ve sutyenler işe yarayabilir. Demek istediğim şu ki, dünyanın bir ucunda şımarık insanlar pasta savaşı yapıyorsa ve diğer tarafında insanlar açsa, bence yağmacılara kızmak yerine önce biraz düşünmek, anlamaya çalışmak isabet olur. Ama yine de başka bir şehirden minibüsle gelip yağma yapmanın mantığını çözebilmiş değilim, sanırım bu noktada ben haksız çıkabilirim.

Hava aydınlandı iyice. Aklımda laptopu fişe takarken çıkan mavi ışık var. Bir de yatmadan önce fotoğraflarını gördüğüm yaratıklar dans ediyor gözümün önünde. Ağızlarından tükürük saçarak “sı” diyorlar, anlaşılabilen tek şey bu “sı”.

Son olarak sana sesleniyorum, belki devam ederim sana seslenmeye ya da hiç var olmamışsın gibi davranırım. Emin değilim. Lütfen hayatındaki tüm kadınlara iyi davran, bana davrandığın gibi.

electroma

~ Daft Punk’ı seviyorum, çektikleri filmi de izlerim tabi ki.  X yanlış
~ Interstella güzel ve eğlenceliydi, bu da kesin öyledir. X yanlış
~ Zaten adamlar inanılmaz sahne düzenleriyle inanılmaz konserler veriyorlar filmleri ne kadar kötü olabilir ki? X yanlış
~ Hiç yoktan kendi şarkılarını koymuşlardır, onları dinler neşelenirim. X yanlış


O kadar yanlışmış ki meğer önermelerim, filmi izledim hala elim ayağım titriyor. Panik atak geçirmem an meselesi. Adamlar psikolojimle oynadılar, acı çekiyorum resmen.


Öyle kasvetli, öyle depresifti ki film ben ettim siz etmeyin diyorum. Filmde doğru düzgün müzik bile yoktu. Olanlar da kendi müzikleri olmadığı gibi arka arkaya dinlenirse intihara sürükleyecek nitelikte.


Elektronik müzik seven insanları tamamen sosyal sorumluluk bilimcimle hareket ederek Electroma felaketinden korumak için yazıyorum bunları.


Filmin özü ve spoilerın hası da şudur ki;


“İnsan olma girişimleri başarısız olunca intihar eden lanet robotların acı dolu kısa öyküsü”


Şu yukarıdaki fotoğrafları gördükçe bile içim sıkılıyor, of.

nükleer başlık

“Gerçekten delirmeyi isterdim.” P.K.Dick




“Ragle Gumm dünyadaki en önemli kişiydi ve bunu öğrenmesine asla izin veremezlerdi.”


cümlesiyle başlayan Çığrından Çıkmış Zaman, okuyucularına bir bilim kurgu romanı için yeteri kadar kurgu ve olay örgüsü sunuyor. İlk cümleden de anlaşıldığı üzere kahramanımız, ta kendisi “Ragle Gumm”. Ragle Gumm’ın hayatını okuyarak onun neden dünyanın en önemli adamı olduğunu anlamaya çalışıyoruz. 


Başlangıçta pek de öyle bir bilim kurgu romanı karakteri gibi bir hayat yaşamıyor kendisi. Sadece karakterlerin bilinçaltı oyunları ve bazı ayrıntılar yaşadıkları dünya hakkında bize birkaç ipucu sunuyor. Yine de kitabın sonu tahmin edilemeyecek, bu aklıma hiç gelmemişti dedirtecek bir son değil. Oldukça tahmin edilebilir bir son yazmayı tercih etmiş yazarımız. Anlatım olarak bakarsak, kolay ve akıcı bir anlatımla karşılaşıyoruz. Zaten ağır ve uzun cümlelerle kişilerin dünyalarına psikolojik yaklaşımlarda bulunan bir bilim kurgu romanı yazmak oldukça saçma olurdu. Şahsen bilim kurgu romanlarıyla aram pek iyi değil. Alışık olmayınca Tolkien okumak zor geliyor, aklınızda tutamıyorsunuz hiçbir şeyi ve neredeyse her şey çok saçma geliyor. Çığrından Çıkmış Zaman herkesin severek okuyabileceği bir bilim kurgu romanı, daha çok bir Hollywood filmini andırıyor. Zaten bu kitabın da esin kaynağı olduğu bir film var ama ne olduğunu söylemeyeceğim çünkü zaten yeterince tahmin edilebilir bir kitap. Bir de esinlenilen filmi izlediyseniz, gerçekten kitabı okumanıza hiç gerek kalmaz. 


Son olarak kitabın çok beğendiğim boyutlarına ve kapak tasarımına değinmek istiyorum. 6 45 yayınları bu konuda hep çok takdir ettiğim, çok beğendiğim bir yayınevidir. Kitabın boyutları öyle güzel ki, benim cüzdanım kadar. Çantaya ve hatta biraz büyükçe ise cebe bile sığıyor. Her ikisi de ben ve erkek arkadaşım tarafından test edilip onaylanmıştır. Ama fiyatını gördüm ki oldukça pahalıymış(28.90 TL). Ben okuduğum kitapları kütüphaneden alıyorum, o yüzden verdiğim paraya değmedi gibi sorunlarım olmuyor. Yine de ben uyarayım; okuduğunuza pişman olmazsınız ama verdiğiniz paraya pişman olabilirsiniz.


Altıkırkbeş demişken, sitelerine girmememiz için uyaran, açmamak için direnen Google ekibine buradan teşekkürlerimi sunmak istiyorum. Her ne kadar onları dinlemeyip “ya altıkırkbeş bir şey olmaz ya” diyip girdiysem de çevik virüs programımın trojanları yakalamasıyla sorun çıkmadan siteden kaçmayı başarabilmiş bulunmaktayım. Demedi demeyin sonra…


Bilim kurgu romanlardan bahsetmişken en sevdiğim kitap diyince aklıma gelen ve bilim kurgu tarzında yazılmış olan bu kitaptan bahsetmeden geçemedim. Isaac Asimov’un “Sonsuzluğun Sonu” isimli kitabıdır kendisi. Hatta gözde kitaplar kısmını doldururken de aklıma ilk o geldiği için yine onu en başa yazmıştım. Neden bu kadar beğendiğime gelince, konusunu oldukça farklı ve çok güzel buldum. Kitabın inanılmaz karışık bir kurgusu var ve Asimov’unki kadar geniş bir hayal gücüne sahip olmayan kimse böyle bir kurgunun altından hatasız kalkamazdı. Gerçekten çok zekice yazılmış bir kitap bana göre. Sonunda netlik kazanmayan, bu niye böyle olmuştu o zaman dedirten hiçbir şey kalmıyor. Asimov kitaba zekâsı ve üstün hayal gücüyle son noktayı koyuyor ve ağzınız açık kalıyor. Bu adamın kafası farklı çalışıyor dediğim çok nadir insanlardan biri oldu Asimov. Aslında Asimov’la ilk tanışmam en az benimkiler kadar kısa bir öyküsüyle oldu. Bu linkten indirip okuyabilirsiniz. Sonsuzluğun Sonu’na hiç benzemiyor ama ben bunu da çok zekice bulmuştum. Son sözüm; beni dinleyin, okuyun şu kitabı. Beğenmezseniz suratıma fırlatırsınız, ben de sevinir havada kaparım. Arkadaşımdan alıp okumuştum çünkü bende de yok :)


Son olarak yan tarafta uzunca bir sürede gördüğümüz okumaktayım kitabı Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde’nin yazarı Marcel Proust’a birkaç lafım olacak.


Sayın Proust, sizi Türk entellerine emanet ediyorum. Gerçekten çok çabaladım ama o kadar çok virgüllü cümleleri okurken ömrümden ömür gidiyor. Hiç ömür törpüleyecek havamda değilim, kusura bakmayın üzülerek kitabınızı yarıda bırakıyorum. Belki pipo kullandığım, entel pantolon askılarım ve topuzum olduğu bir gün kitabınızı yeniden okurum. Ve o zaman belki derim ki “ azizim, bu bağlamda ben bu kitapta yıllardır aradığım tadı buldum.” O zamana dek, elveda.


Ziyade olsun.


not: başlık konuyla feci alakalı.

açılın, hande yorum yapıyor

Sanırım son zamanlarda bana emeğimin karşılığını, hak ettiğimi düşündüğümü veren tek şey yapbozum. Saatlerce eğilip düşünüyorum, uğraşıyorum başında. Başım ağrıyor, gözlerim yoruluyor, sırtım iki büklüm oluyor ve o bütün bunların karşılığında büyüyor, güzelleşiyor. İlgilenmediğim zaman, kitap okuduğum ya da bilgisayar başındayken, bozulmuyor azalmıyor. Kötü olacak hiçbir şey yapmıyor.


Hayatta hiçbir şey yapbozum kadar vefalı ve adaletli olamıyor.


Örneğin, dostlarınıza emek verirsiniz. Affeder, sever, korursunuz. Sizi üzseler bile sesinizi çıkarmadan sevmeye devam edersiniz. Sonra öyle bir gün gelir ki hepsi arkasına bile bakmadan, tek bir neden bile göstermeden çeker giderler.


Sevdiğinize emek verirsiniz. Onun için yalanlar söyler, bir kere görmek uğruna saatlerce bekler, yorulursunuz. Başkalarını sevebilecekken, başkaları da sizi severken ondan başkasıyla düşünemezsiniz kendinizi. Sonra o ne yapar, bir gün telefon edip artık başkasını sevdiğini söyler.


Yemek yapmak da böyle bir şey benim için. Yapabileceğiniz daha güzel şeylerden fedakârlık edip domates soyar, patlıcan yıkarsınız ya da krema çırparsınız. Sonunda elinize geçen ya acı bir tiramisu ya da dibi tutmuş patlıcan yemeği olur.


İş konusuna da bakarsak yine aynı denklemle burun buruna geleceğimiz aşikârdır. İlkokul üçüncü sınıftan başlayarak kurslara gider, diğer çocuklar sokakta oynarken ders çalışır, onlar sıcacık yataklarında uyurlarken cumartesi ve pazar sabahları kalkar okula gidersiniz. Aynı şeyi sonra ortaokulda, sonra lisede yinelersiniz ve evet bravo üniversiteyi kazanırsınız. Harika bir okul olmasa da hiç fena değildir aldığınız. Sonra bölümünüzdeki her türlü olumsuz muameleye rağmen mezun olursunuz. Hadi bir de şimdi iş bulun bakalım. Aylarca her gördüğünüz ilana başvurursunuz. “CV’nizi veri tabanımıza kaydettik” cevabından başka bir cevap alamazsınız. Artık gelen cevaplara bakarak “ kaydedersen şerefsizsin ulan” diye sövmeye başlarsınız. Benim en çok kızdığım cevap türü ise “sizin yerinize başka bir adayı tercih etmiş bulunmaktayız”. Kavgada söylenmez böyle bir şey, kaldı ki tüm umutlarını şirketlerden gelecek basit bir görüşme talebine bağlamış gençlere söylensin. Bunlara da cevap olarak başka tip küfürler kullanıyorum. Burada bitti mi dersiniz, yo hayır. Bir gün tam size göre bir ilan görürsünüz, hem de ölüp bittiğiniz İstanbul’da. Hemen başvurursunuz ama o da nesi; ertesi gün red cevabı gelmesin mi, siz de evliya değilsiniz ya artık tepeniz atar. Oturur firmaya bir güzel ana teması “ ilanınızdaki her koşulu sağlayan bir adayı nasıl görüşmeye çağırmadan reddersiniz?” olan ve devamında kendilerine adalet duygusu dilediğinizi söyleyen bir adet mail döşersiniz. Bu arada nasıl yani, nasıl olur böyle bir şey, bu nasıl bir mantık diye kendinizi yiyip durmaktasınızdır. 2 gün sonra cevap maili gelir.


Subject : Teşekkür ederiz.


Kendilerine göre değerlendirme yöntemleri varmış, eleştirim için teşekkür ederlermiş bilmem ne. Şu yüzden görüşmek istemedik diyemezsiniz tabi, yok öyle bir şey çünkü. Kendimi Erdoğan gibi hissettim. Saydım sövdüm karşılığında aldığım şey kuru bir “teşekkür” oldu. Ne yapayım ben bu teşekkürü şimdi? Yine işsizim, yine işsizim ve hala nedenini bilmiyorum. Benim emeklerimin zerre kadar karşılığını vermiyorsunuz Sayın İK çalışanları, emek veren birisine davranılması gerektiği gibi bile davranmıyorsunuz. Bana bir kere daha yüzüme karşı “biz size döneriz” derseniz, ben de sizin yüzünüze karşı  “dönersen şerefsizsin ulan” diyeceğim. Kusura bakmayın benim de kendime göre bir adalet duygum var.


Dün gece “The Dark Knight” ı izlemiş olmam dolayısıyla konuyu şimdi aniden Harvey Dent’e bağlıyorum. Sen git o kadar uğraş didin, mafya babalarını yakala, kendini Batman benim diyerek tehlikeye at; sonra Rachel ölsün, yüzün yansın sonra da Batman seni öldürsün. Bu ne ya? Çekilecek dert değil seninki Dent kardeş. Rachel demişken, kendisi Paris Je t’aime’ de uyuşturucu bağımlısı bir aktrisi, Mona Lisa Smile’da da zengin ve yaşlı heriflerle ilişkisi olan bir öğrenciyi canlandırıyordu. Kendisi böyle rollerin ustası, bence tipi de inanılmaz müsait. Gönüllerimizin en birinci Jokeri Heath Ledger’ı da saygıyla anıp sakinleşmek için bir ıhlamur içmeye gidiyorum.




You see, madness, as you know, is like gravity. All it takes is a little push! “

The Joker