Yön

Ben her zaman daha büyük bir şeyin peşindeyim. Dedim.
Balık gözlerini daha da kocaman açtın. Ufak bir iğne dedim. Kafamda baret vardı, mecazi bir baret değil. Beyaz sert plastikten, iyi yerleşmesi için arkasında yuvarlak çevrilebilir düğmesi olan, kafa tasınıza sımsıkı oturup saçınızda bombe izi yaratan cinsten. Duvarın dibine eğildim, iğneyle kazıyabiliriz belki diye söylendim. Elimle pencere pervazından güç aldım, doğruldum.

Shit

~ artık neden yazmıyorum bilmiyorum. ilaçlardan olabilir. emin değilim.
~ az önce bilgisayarımda shit ismindeki word dosyasında bu yazıyı buldum.
miladi takvim 25.08.09'u gösteriyormuş ve ben ayaklarıma bakıyormuşum.



Yalınayak balkona çıkıyorum. Şehre bakıyorum.
Günlerce odamdan çıkmadıktan sonra günışığı ve insanlar değişik geliyor. Nasıl desem, insanlar yaşıyor gibi, hayat var gibi, canlı ve hızlı. Geriye çekilip duvara yaslanıyorum, ayaklarım güneşte kalıyor. Kafamı eğip ayaklarımı seyrediyorum. Hobbit ayakları gibi görünüyorlar, daha beyazı daha küçüğü. Damarlarım çok belirgin, mavi ve gerilen kaslarımı besleyebilmek için şişkin. Sağ ayağımın üstünde bana göre ters u şeklinde, diğer ayağımın üstünde belirgin bir şekil yok.
Kafamın içindeki sürekli açık word dosyası dolmaya devam ediyor yine. Erkeklerden bahsediyorum biraz, aptal aptal işler yapan koca adamlardan. Ayaklarım gittikçe ısınıyor, yanıyor neredeyse. Yine de kıpırdamadan devam ediyorum düşünmeye. Yazdıklarım diyorum, saçma sapan şeyler. Ayaklarımmış, kim okur ki bunları. Hem daha çok eksiğim var, hem de yazma ihtimali taşıdığım kitaptan çok uzakta bir yerde dikilmiş ayaklarıma bakıyorum. Saçmalık bütün bunlar. Şu anda bir bira için feda edebileceğim şeyleri tahmin bile edemezsiniz. Ve bir dost için. Her neyse, onlar için çok fazla şey feda ettim, daha fazlasını edemem.
Kafamı kaldırıyorum, balkonunda sıra sıra cdler asılı olan teyze, çamaşır asıyor. Nasıl görünüyorum acaba oradan bakınca. Üzerinde kısa pembe şortu, mor tişörtüyle ayaklarına bakan bir kız karşı balkondan nasıl görünür acaba. Aslında sadece bu da değil, internete girip açtığınızda karşınıza kendi blogunuzun çıkması nasıl bir şey. Ben hep açınca eksensiz çıkıyor mesela, siz açınca ne çıkıyor acaba.
Ah ayaklarım, mavi ayaküstü damarlarım. Giderek daha fazla kızıyorlar. Tırnaklarım eflatuni bir renk almış. ne zaman buradan gideceğimi merak ediyorum. Bir ay sonra ne yapıyor olacağımı. 22 yaşındayım ve ya yaşanmış üzerinden yıllar geçmiş hayatları okuyorum ya da asla yaşayamayacağım hayatımı yazıyorum. Bu adil değil. Bence bu takdire şayan bir şey de değil. Bu düpedüz delilik.
Sabahın bu saatleri dışarıda olmak güzel, balkonda bile olsa dışarıyı hissetmek güzel. Bir bahçede kahvaltı etmek ya da bir cafede gazete okuyup kahve içmek de güzel. Ama size şunu söyleyeyim ki, balkonda ayakta durup ayaklarına bakıyor olmak da kısmen güzel bir şey ama yeter ki düşünmeyesiniz.
Bunun bir sonu vardı, güzel bir sonu. Hatta birden fazla son düşünmüştüm ama ne yazık ki kafam o kadar dolu ki word dosyalarını bile kaydedemiyorum.
Şöyle diyelim öyleyse,
Yere baktığınızda yalnızca bacaklarınızı ve ayaklarınızı görürsünüz. O yüzden kafanızı kaldırın ve bir bira sipariş edin.

~ ne komik şimdi de 25 yaşındayım. yine aynı kaygıları taşıyorum, yine aynı özlemini duyduğum şeyler içimi acıtıyor. insan ne yaparsa yapsın hep aynı kalıyor. belki de kalmıyordur, belki de sadece bira içmeyeli aylar olmuştur yine. 

sheyda shodam

ben bu şarkıyı her dinlediğimde ağlıyorum.
iran.
kadınlar.


amudufıkari

birisi amuda kalkmak demiş, pardon ama amut neresi?

amut arası yazılarım.

yeni sezonda sizlerle.

umarım.

chunkothy

Cacık

artık acıklı şeyler yazmayacağım.
artık acıklı şeyler yazmayacağım.
artık acıklı şeyler yazmayacağım.


artık sadece dikdörtgenleri anlatacağım. dirseğimizi dayadığımız dikdörtgenleri. avucumuzun içine aldığımız, bir tarafını bilediğimiz. oraya çiz buraya çiz, içini boya dışını boya. aslında hiç bir tarafını bilemediğimiz d*kdörtgenleri.


sinirlenmiyorum. nefes alıyorum. veriyorum. alıyorum. bom.

Yavaş Salınım

Bu şekilde oturmayı seviyorum. Biçimsiz. Rahatsız bir bakıma. Sandalyede kaykılmaktan neredeyse sırtımın üstünde oturuyorum, ayaklarımın biri kesinlikle masada; sonradan oluşabilecek hijyen problemlerini tetikliyorum serçe parmağımla. Diğer ayağım, biraz düşünmem lazım, tam olarak göremiyorum. Her neyse, mutlu bir yerde olduğunu varsayıyorum, hiçbir şey yapmak zorunda olmadan, bir kerecik olsun beni taşımadan kıçının üstünde benim gibi oturuyor olsa gerek. Ayaklarım için kıç bölgesinin topuk olduğunu tahmin ediyorum.
Herhangi bir yere yetişmem gerekmiyor, gelecekle ilgili kaygılarım ranzadan aşağı attığım – aslında atmak değildi amacım – kitabımın arasında kaldı. Yamyassı peygamber böcekleri gibi. Herkesin peygamberi, herkesin abuk sabuk rüyaları, herkesin yavaş salınımlı tabletleri. Kendine.
Pencere hafif aralık, sesler oluk oluk içeri akıyor. Tuvaletlerinizin tam köşesinden yukarı ya da aşağı – nereden baktığınıza göre değişir – uzanan borularından birisinin, tam olarak hangisi olduğunu söyleyeyim: tam tavana erişen, tek kollu bir Y hareketi yapan bir borunun dibinin delik olduğunu ve oluk oluk pislik aktığını düşünün. İşte tam olarak öyle. Yavaş salınımlı ama yine de biraz kırıtıyor.
Hiçbir şey düşünmüyorum. Düşünemiyorum, istemiyorum da. Yo hayır yalan söyledim. Kafamda pop-up reklamlar gibi açılan word dosyasının içini dolduruyorum. Dol- du-ru-yo-rum. Ne kadar dolu dolu bir kelime. Duvarımda asılı Audrey Hepburn, yerin altında sırt üstü yatan Hepburn, gözlerini dikmiş bana bakıyor. Ben de ona bakıyorum, yo hayır anlamlı değil. Boş gözlerle.
Bir amacım yok sadece gitmek istiyorum. Bunu bir amaç olarak saymayın. Gittiğim yerden yine gitmek isteyeceğim ve yavaş salınımlı tabletler asla peşimi bırakmayacaklar. Tabletlere kazınan aşk şiirleri gibi; la la lala diye başlıyor hepsi. Kimse ne demek olduğunu bilmiyor. Ama ben biliyorum. Ama unuttum.
Şimdi müsaadenizle; 7 yıl önce doğan bir kız çocuğunun penceremin altında olma, nefesini ciğerlerine çekip oyuncağına üfleme, üflediği oyuncağından çıkan baloncuklardan ki sayısı tahminen 2 üzeri n ile hesaplanır, herhangi bir tanesinin 1 bölü 2 üzeri n, uçarak 1bölü 2 üzeri n çarpı g t kare,  penceremden içeri parantez içinde 1bölü 2 üzeri n çarpı g t kare üzeri 1 bölü L girmesinin ihtimalini hesaplayacağım. Neredeydi benim Z tablom.

i will be back

yazmayı o kadar çok özledim ki.
kendimden o kadar uzak kaldım ki.


kendimi minicik hissediyorum.

untitled

çıplak omzumdan dökülüp yerde defalarca seken boncukların sesini dinliyorum bir süre.
tam 47 tane. 3-4 tanesi kırmızı, çoğu kahve.

çıplak ayaklarımla gıcırdayan parkelerde yol alıyorum bir süre. içimde aldığım yolların yorgunluğu üstümde.
ay ışığı incecik kesiyor. boncuklar daha ileri gitmeme izin vermiyor.

bunun yeri kesinlikle burası

ölelim



tut elimi edith

bir yerlerden düşüyorum.
bir şeyler üstüme yıkılıyor.
görmüyorum duymuyorum, sadece eziliyorum.
hissedemiyorum.


alkol, sigara ve hiçbir şey

dünyanın en sıkıcı yazısı

16:07
Telefonu çalıyor. Gözlerini kocaman açıp, arıyor diyor; doğruluyor. Çakmağı gösterip oynama diyor, sesi gidiyor. Gülümsüyor bebek gibi, limonatamı hatırlıyorum.
16:14
Beti hala telefonla konuşuyor. Çakmağı bıraktığım yerden alıyorum, endişeyle bana bakıyor. Merak etme diyorum. Uzaklaşıp sigaramı yakıyorum. Geri dönüp yanına, yere hırkasının üzerine oturuyorum. Konuşurken sakin davranmaya çalışıyor, sesini, sinirlerini kontrol ediyor düzenli olarak. Biraz onu dinliyorum, biraz sigaramın yanışını izliyorum. Küçüklüğümden beri yanan şeyleri izlemeyi seviyorum, ateşten gözümü alamıyorum. Savrulan dumanlar, tutuşan tütün ve bütün o bok püsür.
16:19
Beti’nin sesi titriyor. Ağlayacak galiba diyorum, giderek daha fazla geriliyor. Sigaramdan biraz daha duman çekip, birazını ciğerlerime kalanını açık havaya bırakıyorum. Düşünmeye çalışıyorum ama aklıma hiçbir şey gelmiyor.
16:22
Sıkılıp çimlere uzanıyorum. Beti hala telefonda. Artık kulak kabartmaktan vazgeçiyorum. Tepemdeki ağaçlara, bulutlara odaklanıyorum. Aslında o kadar da kötü değil diyorum. Dertsiz sallanıyor yapraklar, arkamda tam sırtımda dünya annenin -aslında İngilizcesinin- görkemini hissediyorum. Toprağa yakın olmak, iyi geliyor sanırım diyorum, aslında gerçekten ait olduğumuz tek yere.
16:27
Beti bu sefer gerçekten ağlıyor. Mendilini çıkarıyor, böyle söylemeni istemiyorum diyor telefondakine. Telefonu yutturmak istiyorum o anda söylemesi gereken şeyi bilemeyene. Dinlememeye çalışıp, yan çeviriyorum kafamı. İnsanlar çimenler yerden kıvrılarak yükselen ağaçlar karıncalar gezdirilen köpekler, gözlerim hepsine sırayla takılıyor. Burada olmak güzel diyorum kendi kendime, hepsi geride kaldı. Bütün olanlar.
16:34
Beti hala telefonda, usul usul derdini anlatmaya devam ediyor. Arada bir sertçe çıkışıyor, arada bir özür diliyor. Ağaç olmalıydım diyorum kendi kendime, olabileceğim en yüce şey sanırım bu olurdu. Sonra Kafka usulca; kara saplanmış yararsız bir ağaç kabuğu olmak gerek aslında diye fısıldıyor kulağıma. Gregor kolumda yürüyor, incitmeden bir fiskeyle çimenlerin arasına yolluyorum.
16:37
-          - Kakam geldi, kakam geldi
-          - Tut biraz
-          - Kakam geldi
-          - Tamam peki
16:41
Beti telefonu kapıyor nihayet. Sen ağladın mı diyorum, hayır burnum aktı sadece diyor. Sanırım bizim sorunumuz fazla güçlü olmak diyorum içimden. Ben çay almaya gidiyorum kendime sen de ister misin diye soruyor. Çok iyi olur diye yanıtlıyorum. Parasını ararken fotoğraf makinesini buluyor, birkaç fotoğraf çekiyor, çekiyorum. Babetlerini özellikle, onlar da bebek gibiler, kurdeleli. Ayağa kalkıyor, arkasından gidişini izliyorum. Keşke ne kadar güzel olduğunu bilseydi.
16:44
Yatmaya devam ediyorum. Hayat sıkıcı ve tatminkâr. Tek kolumu ağaca uzatıyorum, gözlerimi kapıyorum.
16:46
Beti çay tepsisini yere koyuyor, babetlerini çıkarıp ayaklarını uzatıyor. Birer sigara daha yakıyoruz.
-         - Beti sanırım yazımda senden bahsetmek istiyorum
-         - Oley
-         - Ama yazılarımda bahsettiğim kişiler bir şekilde hayatımdan çıkıyor. Acaba bahsetmesem mi diye düşünüyorum.
-         - Bu belki de bir dönüm noktası olur diyor.
Gülüyoruz.
16:49
Beti’ye aseksüel olma kararımı açıyorum. Mor şortlu çocuk da çok yakışıklıymış diyorum. Eğleniyoruz. Boktan kararımı tartışırken Boris patavatsızca araya giriyor, “ama ne yapmamızı isterdiniz ki, kızlar hala farkına varmıyor” diyor. Kapa çeneni diyorum, Beti yanı başındaki babetini kaldırıp Boris’e fırlatıyor.
Ve yavaşça akşam oluyor.

01:12
Alis henüz yapması gereken şeylerin hiçbirini yapmamış, uykusu geliyor.

limonlu kurabiye

Mutfakta ikimize içki hazırlıyorum. Onunkine bardağın yarısından fazla vodka dolduruyorum, kendi bardağıma sadece bir iki damla. Oturma odasına geçerken kendiminkinden bir yudum alıyorum, diğerini alçak orta sehpada uzanabileceği bir yere bırakıyorum. İlk yudumunda bardağın üçte birini bitiriyor. Yüzünü ekşitiyor.
Acı olduğunu biliyorum.
Sarhoş olmasını istiyorum.
Gülümsüyorum. Kendiminkinden de bir yudum alıp yüzümü ekşitiyor gibi yapıyorum.
“Sek içsek daha az acı olurdu herhalde” diyorum. Öpüşüyoruz.
Sarılınca zaman çok hızlı geçiyor.
İçkileri aynı anda bitiriyoruz. Sarhoş oluyor.
Sarhoşken kelimeleri yuvarlamasını seviyorum.
Küçülen gözlerini. Uyuklamasını. Yavaşlamasını.
Dünya onunla birlikte küçülüyor sanki.
Yıldızlar saçlarıma takılıyor.
“Neden sen kötü olmadın” diye soruyor. Kötüyüm ben de diyorum. Yalan sayılmaz.
Onu izliyorum.
Yavaşlayan dünyasını. Bilimin işkence ettiği deney farelerini.
Kulakları uğulduyor, parmak uçlarını hissetmiyor. Biliyorum.
Kulaklarını öpüyorum, parmak uçları oluyorum.
Yatmak isteyip istemediğini soruyorum, düşen kafasını kaldırıp hafifçe sallıyor. Bir dahaki sefere bardağın yarısını geçirmemeliyim diyorum kendi kendime.
En iyisi uyumak.
Onu tanıyorum o yüzden önce ben yatıyorum.
Sonra gelip başını çenemle göğüslerim arasındaki boşluğa yerleştiriyor. Birkaç kez öpüyor sonra uykuya dalıyor.
Onu sarhoş etmek, asla kazanamayacağımı bildiğim bir maçın devre arasında olmak gibi, kızgın bir boğayı sakinleştirmek, motosikletimi park edip seyretmek gibi, kısa süreliğine duran yağmurlar, uyuyan kaplanlar, dinlenen mayıs çiçekleri, ekoseli masa örtüleri, uzun ince bir vazo gibi.
Derin derin nefes alıp veriyor.
Bunu ayrıca seviyorum.
Bir elim saçında, diğer elimle omzuna dokunuyorum.
Aklımdan limonlu kurabiyeler geçiyor.

blues



“sikeyim sizin aşk acılarınızı. acı çekmek nedir en ufak bir fikriniz bile yok yavşaklar!” diye okuyorum. Dünyada ilk küfür eden, ilk acı çeken, ilk farklı pozisyonlarda sevişen kadın sen değilsin bebeğim diyorum içimden; kendini bu kadar önemseme. Pencereyi kapatıyorum.
Tam karşımda rafta yan yana dizili altı farklı renkteki ojeden mavi olanı seçiyorum. Sandalyeyi geriye itip ayak parmaklarımı masanın köşesine diziyorum itinayla. Çalkalayıp kapağını açıyorum. Ayak tırnaklarımda mavi ojeler beliriyor sırasıyla, en büyük bi küçüğü onun da küçüğü… derken bitiyor. Kalkıp eserime bakıyorum, komik görünüyorlar. Biraz da böyle gezelim bakalım diyorum ayaklarıma, bakan bakar gülen güler napalım ben de onlarla gülerim. Sonuçta huzurluyum. Oraya buraya bulaştırmadan mavişleri sandalyeme dönüyorum, eski pozisyonumu almadan önce ihtiyacım olan ketle yerine aldığım USB Fanı masanın köşesine doğru ayarlıyorum, birazdan altında 35 numara henüz kurumamış mavi ojeli ayaklarımın belireceğinden emin olduğum noktaya. Sarı loş masa lambama da uzanıp, geriye doğru itiyorum kendimi. Ayaklarım masada, fanın tam altında. Kollarımı iki yana sarkıttım, tam arkamdaki pencereden gelen hafif serin havayı kucaklıyorum, daha çok sırtıma alıyorum omzumda gezdiriyorum. Bu anı seviyorum, tam olarak içinde bulunduğum anı. Uslu bir sevgili gibi kucaklıyor beni, başımı hafifçe duvara yaslıyorum. Her şey olması gerektiği gibi; mesela media player mükemmel bir başlangıç yapıp iron&wine çalmaya başlıyor. Gözlerimin kapandığını hissediyorum. Çıkarıp ortalığa attığım sutyenim bile tam olarak doğru yerde, çam ağacı topundaki yansımam istediğim güzellikte, sıyrılıp kucağıma toplanan geceliğim olması gerektiği gibi. Doğru seçim yaptığım kitaplarım tam bulunmaları gereken yerlere savrulmuşlar. Betty Blue, küçük dilini alt dişlerinin üstünden sarkıtmış ineğimin arkasından göz kırpıyor, Saramago sessizce yatıyor masamın üzerinde; sanırım bu aralar başka hiçbir şey yapmıyor. 3D gözlüğüm, boş antibiyotik kutularım, küçük Sokrates büstü… hepsi olması gerektiği gibi. Geçmiş zamanın birinde iyi bir şeyler yapmış olmalıyım diyorum kendime kendime. Zamanın birinde acı çeken bir arkadaşıma bugün mükemmel görünüyorsun demiş ya da yere düşen, dizleri kanayan bir çocuğu kaldırmış olmalıyım. Kısacası, küçük bir cadı gibi davranmadığım ufak zaman dilimleri içinde iyi bir şeyler yapmış olmalıyım. Böyle anlar daha fazla saracaksa belimi, daha fazlasını da yapabilirim diyorum ama şimdi değil. Kara paketinden kokulu sigaramı çıkarıyorum, bunu yaptığıma sabah kalktığımda pişman olacağım ama yine de sigaramı odada oturduğum yerde içme kararı alıyorum. Sakıncası yok, şimdilik. Su sebili karın gurultusuna benzer sesler çıkarıyor, ben de seni seviyorum diyorum. Onu gerçekten sevdiğimi bilmesini istiyorum. Sigaramı yakıyorum, kibriti sallayıp söndürüyorum. Perdeler pencereler buzdolabı arabalar ışıklar ve bütünlük için orada bulunmaya karar vermiş o diğer şeyler usul usul mırıldanıyorlar. Gözlerimi kapıyorum.
Telefonum çalıyor.
Lütfen sevdiğim birisi olsun diyorum.
Saçma sapan birisinin ismi yanıp sönüyor ekranımda.
Açıyorum yine de telefonu, çalan bütün telefonları açmak gibi bir huyum var. Sonrasında pişman olacağımdan habersizim.
Ne yapıyorsun bakalım diyor. O her zaman ki aptal tonlamasıyla söylüyor bunu, keyfim kaçıyor. 15 yaşında olmadığımı kaç kere hatırlatmam gerek.
İyiyim diyorum. Sanırım sorusunun cevabı bu değil ama umurumda da değil. Sen nasılsın diye soruyorum nezaketen.
Ben de iyiyim diyor. Nerdesin bakalım diye ekliyor. Tanrım, bu çocuğa böyle bir tonlamayı neden öğrettin. Tiksiniyorum.
Şehir dışındayım diyorum. Yalan gibisi yoktur.
Media Player şarkı değiştiriyor, tarz değiştiriyor. Sert bir şeyler çalmaya başlıyor. Bir sen anlıyorsun halimden diyorum, içimden.
Aa öyle mi ben de görüşebilir miyiz diyecektim diyor.
Yok, diyorum şu durumda görüşemeyiz. Kısa bir sessizlik oluyor. Aslına bakarsan diyorum, ben orada olsam da görüşemeyiz.
Hmm öyle mi anlıyorum, neyse diyor.
Hayır diyorum açıkçası pek anlamıyorsun. Beni aramamanı söylüyorum, yine de arıyorsun.
Özlüyorum, ne yapabilirim diyor.
Özlemeyebilirsin mesela diyorum. İstersen şu konuya açıklık getirelim diye ekliyorum, aramızda herhangi bir şey yaşanmadı yaşanmayacak. Biz seninle çok farklıyız.
Ne mesela diyor. Gecemi mahvetmeye kararlı olduğundan emin oluyorum bunun üzerine. Ayaklarım fanın altında buz kesiyor ama yine de çekmiyorum, bacaklarım kasılıyor.
Mesela diyorum aynı müziği dinlemiyoruz, aynı filmleri izlemiyoruz.
Cinematic Orchestra için bileklerimi kesebilirim, Lady Gaga için sokaklarda çıplak koşabilirim. Senin için ismi bile herhangi bir şey ifade etmeyen filmler için aklına gelmeyecek pek çok şey yapabilirim.
Hayata aynı yerden bakmıyoruz. Ha bunlar çok önemli mi benim için, hayır değil. Ama senin için bir süre sonra önemli olmaya başlayacak. Seni aramayışım, seni kıskanmayışım, kitaplardan başımı kaldırmayışım, benimle her yapmak istediğin şeyle dalga geçmem seni çileden çıkaracak.
Ben senin gibi değilim. Biliyorum eşsiz kar tanesi de değilim.
Düşünerek, yazarak saatlerimi harcıyorum, en erken öğlen ikide uyanıyorum. Yemek yapmayı bilmiyorum, ailemi nadiren görüyorum, kendimden başka bir şeyi nadiren önemsiyorum.
Çocuklardan nefret ediyorum. Hamile kalmamak için her şeyi yapıyorum, her şeyi.
Evlilik benim için en yakın yıldızdan daha uzak. Uzaylıların varlığına ahlaki değerlerin varlığından daha çok inanıyorum. Hayatımın kalanını yurt dışında geçirmek için ölüyorum ama bunun için o güzel kıçımı yerinden kıpırdatmıyorum bile.
Sonra mesela,
Erkeklerin dizlerimi aralamasına bayılıyorum, öpüşmeyi dans etmeyi iyi göründüğümü düşünmeyi seviyorum.
Senin hiçbir şeyin değilim ve olmayacağım. Kısacası her yalnız hissettiğinde aradığın bu numara, ne yazık ki yanlış bebeğim. Kendine daha az saçmalayan, daha makul birisini bulmalısın.
Susuyorum.
Telefon kapanıyor.
Ayaklarım buz gibi.
Türk Jinekoloji Derneği suskunluğunu bozmuyor.

soda pop

Pantolon ağımda kocaman bir ıslaklık aşağı doğru yayılıyor. Elimde ağır bir poşet üzüm, kaldığım saçma sapan yere doğru ilerliyorum. Yorgunum. Ve yalnızım. En sonunda buz gibi olup bacaklarıma yapışan ıslaklığın sorumlusu soda şişesini, hızla çöp tenekesine atıyorum. Ağlamalı mıyım, sanmıyorum.  Endişelenmeli miyim, belki de. Dirseğimde sallayarak, önümdeki koyu renkli lekeyi kapatmaya çalıştığım çantam dizlerime vuruyor, üzümler fermante olmuş, şarap gibi kokuyor. Yanlış yaptığım şeyleri düşünüyorum ve yapamadığım doğru şeyleri, erkekleri ve berbat görünen saçlarımı. Bazen diyorum, bazen diyorum işte bir şeyler. Öğütler veriyorum, yalanlar söylüyorum, yaşlanıyorum kısacası çürüyorum. Devasa çöp bidonları bırakıyorum arkamda, dibinden sürekli bir şeyler sızan, terk edilmiş bidonlar. Önümde zıplayan çekirgenin geçip gitmesini bekliyorum bir anlığına. Tatillerimi düşünüyorum o sırada, başlayan biten, hiç başlayamayan, sadece planlanan ama yapılamayan, yarıda kalan. Düşüncelerim, ben, kokuşuyorum yavaş yavaş. Öp beni. Seyahat et benimle, tatil yap. Güzel olduğumu söyle, öyleymiş gibi yap, hayır saçların iğrenç değil, bıyıkların belli olmuyor de. O kızarıklıklar mantar değildir bence ama yine de doktora gitmelisin de. Bitti artık geçti de, saçımı okşa. Oyunlar oyna, devam et. Korkma ve endişelenme. Ağlamalı mısın, belki de.

Bazen diyorum ki kendi kendime, bazen öyle bir bakıyorum ki aynadan kendime...

Benden bir bok olacağı yok ama siz yine de “hayır, katılmıyorum” demeye devam edin.

a woman we love

özledim

tatilde yazacak vakit bulabilme umudu taşıyorum.
film izleyebilme, kitap okuyabilme, yalnız kalabilme, yüzebilme, mutlu olabilme...

asleep

ruslardan ingilizce konuşmaktan kahvaltıda pasta yemekten merhaba ben hande demekten odada boş boş oturmaktan kütüphaneye gidip sistem arızalı mı hala demekten aynı şeyleri yemekten bavul içinde yaşamaktan bavul toplamaktan film izlemekten müzik dinlemekten kağıdımı görebilir miyim hocam demekten sabahları saçma sapan uyandırılmaktan geceleri saçma sapan uyandırılmaktan terk edilmekten terk edilmemekten sevilmekten sevilmemekten sevişmemekten ait olamamaktan uyandığımda çenemin ağrımasından dişlerimi sıkmaktan iyi görünmeye çalışmaktan kafamı ranzaya vurmaktan tokamı küpemi her ne haltsa işte bir şeyleri kaybetmekten bulamamaktan keşke yanımda olsan handelerden keşke yanımda olmasan handelerden kendimden boş odalardan ağzına kadar dolu odalardan aralıksız sövmekten özlemekten en sevdiğim renkten en sevdiğim yemekten her allah'ın günü başımın ağrımasından
sıkıldım.

athens

Tamamen aklımdan uçup gitmeden önce kelimelere dökmeliyim sanırım.
Sıcaktı, yazdı. Küçük beyaz sahil evleriyle ünlü bir kasabada tatil yapıyorduk. Görüp görebileceğiniz en sakin, en huzurlu kasabalardan biriydi. Meyve ağaçları, toprak yollar, bembeyaz çitler ve masmavi engin deniz. Başka bir yerde ölmeyi düşünemeyeceğiniz cinsten. Saçma sapan uzamış bakımsız saçlarım ve iyi beslenmekten şişmiş yanaklarımla etrafta dolaşıyordum, o da peşimden geliyordu her zaman yaptığı gibi. Neşeli bir adamdı aslında ama konuşurken aniden susmak gibi rahatsız edici bir huyu vardı. Buna alışmak çok uzun zamanımı almıştı, insan neye alışmıyor ki. Günlerimizi balık yiyerek, uzunca yürüyüşlere çıkarak, siyah tişört giyemeyecek kadar çok bronzlaşarak ve sevişerek geçiriyorduk. Pürüzsüz bir teni ve her zaman yumuşacık açık renkli saçları vardı. Kimseye ona teslim olduğum kadar teslim olamadım sanırım. Kızdığında gülümseyerek saçımı çeken ve bana gün boyu denizin dibinden kocaman midye kabukları toplayan bir adamdı o. Erkekleri sevmekten asla kaçmadım, bu onun için de böyle oldu. Onu çok derinden sevdim, yanık tenli kollarında huzur doluydum hep. Güzel bir ses tonu vardı, dikkat çekici ve hep kendinden emin. Bir sabah uyandığımda şarkı söylüyordu. İnanılmazdı. Açık pencereden esen rüzgar, heyecanla çırpınan perde, deniz sahil balıklar, sustuk ve onu dinledik. Sonra öptük usulca ve yaslandık omzuna. Sanırım hayatımın çok küçük bir bölümünü bilge ve dingin bir adamın kollarında sakince geçirdim. Ama bilirsiniz, her güzel şey gibi en kısa zamanda bitmek zorundaydı, öyle de oldu. Kendinizden dokuz yaş büyük evli ve iki çocuklu bir adamla ne kadar isteseniz de yıllarınızı geçiremezsiniz. Bunu unutmayın.