masal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
masal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

melinda


Şimdi iki küçük örümcek saçlarımı örüyor ve gözyaşlarım daha fazla kirpiklerimin ardında saklanamayıp birer birer kırılıyor kucağımda. Saçlarımı taramaktan bitkin düşmüş yaşlı bir kirpi de ayağımın ucunda uyukluyor, arada bir uyanıp örümceklere söyleniyor. Olan bitenden habersiz bir bal arısı her gece olduğu gibi başım ve altın tozu kutusu arasında mekik dokuyor. Önce ayaklarını batırıyor altın tozlarına sonra da başımın üstünde bir ileri bir geri uçarken topuklarını vuruyor birbirine. Saçlarım parlıyor, kıskanç birkaç yıldız arkasını dönüp görmezden geliyor.


— Yeter artık, yoruldunuz. Hem gelmeyecek siz de biliyorsunuz.


  Ağzımdan çıkan hüzün kabarcıkları yükselip tavana çarpıyor, sonra patlayıp tekrar üzerimize saçılıyor. Artık tek üzgün ve ağlamaklı ben değilim odamda. Hıçkırıklarını gizlemek için acıklı acıklı çalmaya başlıyor piyanom. Gece sırtımı sıvazlıyor, “ Üzülme, söz verdi, gelecek.” Mumları ürkütmemeye çalışarak açılıyor yaşlı pencere, rüzgâr usulca dalıyor hüzün tüten odama, sürünerek geçiyor yatağımın altından ve yağmur kokusunu boca ediyor burnumdan içeri. Gülümsüyorum, gülümsüyorlar ama hala hepsinin boynu bükük. Ağzında saçlarıma takmak için papatyalar taşıyan tavşanın gözleri doluyor bir ara. O da biliyor gelmeyeceğini, içi acıyor, biliyorum.


— Ben artık bıktım, yoruldum onu beklemekten. Yaz bitmeden geleceğim demişti. Nerdeyse kış geliyor bakın, ama o hala gelmedi.


Tembel kedim bakışlarını çeviriyor; umudu yerle bir, benimki de öyle.


— Size umutsuzluk hiç yakışmıyor küçük hanım, diyor yabancı bir ses.


— Kim var orda diyince çokbilmiş baykuş dostum kafasını uzatıyor pencereden içeri. Pencere irkiliyor; kapanıp kıstırıversem şunun koca kafasını diyor içinden belli.


— Ben bir zavallıyım, asla gelmeyecek olan birini aylardır hiç durmadan bekleyen bir zavallı. Ama bu gece gitmeyeceğim o parka, beklemeyeceğim onu bu soğukta bir başıma.


— Bir ihtimal kırıntısı uğruna her şeyini verebilecek o kadar çok insan tanıyorum ki. Hadi, hazırsan kalk gidelim prenses. Ben sana eşlik ederim.


  Bir an tereddüt ediyorum gidiple, gitmeyip baykuşa kafa tutmak arasında. Gözlerini kocaman açıp ayakkabılarımı önüme bırakan şımarık köpeğime yeniliyor gönlüm, boynunu eğip “peki” diyor dik başım. Alelacele küçük kurdeleler iliştiriyor kelebekler saçlarıma. Aynada göz ucuyla kendimi süzdükten sonra kapıya doğru yöneliyorum heyecanla. Sessizce dua etmeye başlıyor benimkiler, saat sabahın 2’si. Gökyüzü çoktan kesmiş ağlamayı, derin bir uykuya dalmış.


— Hayır, diyor baykuş. Bu tarafa, pencereden çıkmalıyız; buradan daha kestirme.


  Sesi kararlı, uyuyorum dediğine; bir bildiği vardır herhalde. Atlıyorum pencereden korkusuzca, hızlı hızlı yürümeye başlıyorum. Ayaklarımın altında eziliyor, çığlık atıyor kahverengi yapraklar, ben duymuyorum. Kucağımda kocaman bir baykuş, parkın en sonundaki çınar ağacının yanındaki banka ulaşmak için hızlıca atılan adımlar, yorulmamak elde değil. Duraksıyor, soluklanıyorum, ileriden sesler geliyor tınılı. Yakınlaştıkça iki farklı kişinin sesinin birbirine karıştığını anlayabiliyorum, masal kadar güzel bir şarkı. Bu, bu benim çınar ağacımın sesi, şarkı söylüyor; diğeri de demek ki... Adımlarım hızlanıyor, kalp atışlarımla birlikte. Yürümüyorum, koşuyorum sanki; hatta koşmuyor uçuyorum ona doğru.


— Melinda, diyor o tanıdık güzel ses. Ağaç şarkıya daha da yüksek sesle devam ediyor. Baykuşu yere bırakıp, sarıyorum kollarımı boynunun etrafına. Çokbilmiş baykuşum havalanıyor, kanatları mutluluktan daha hafif.



02.11.06


~resim: michael whelan - pathend


balköpüğü masal


Küçük tatlı şekerlemeler düşleyin şimdi. Parlak paketleriyle çikolatalar, üstünde küçük bayrakların olduğu küp şeklinde karameller, rengârenk jelibonlar… Balonlar gelsin gözünüzün önüne şimdi, pembeler beyazlar maviler. Kötü adamlar da varmış mesela, -her hikâyede olur ya- bunda da olsun ne var. İki kişilermiş, yok yok üç kişilermiş aslında. Üçünün de bıyığı varmış ama bir tanesininki Nietzsche’nin bıyığıyla yarışsa kesin kazanırmış. Nietzsche işte bu yüzden sık sık ağlarmış. Sahip olduğunuz her şeyin peşindelermiş, aslında tam olarak neyin peşinde olduklarını onların da bildiği söylenemez. Kendilerine ne emir veriliyorsa harfiyen yerine getiriyorlarmış çünkü. Düşmanlarınızı tanıdığınıza göre kaçın şimdi, koşa koşa. Dağları tepeleri aşın ilahi bir hızla. Peşinizden geliyorlar mı diye kontrol etmeyi de ihmal etmeyin. Koca koca çam ağaçlarıyla kaplı ormana dalın şimdi. Biraz ilerledikten sonra irice bir ağacın arkasına saklanın. Yeterince gizlenmiş olduğunuza inana kadar yapraklarla üstünüzü örtün. Çok yoruldunuz biliyorum, bu aksiyon hem sinirlerinizi hem de kaslarınızı yordu. Şimdi usulca uykuya dalabilirsiniz. Meleklerin vaat ettiği uçuk pembe vadilerde yuvarlanabileceğiniz cinsten bir uyku olsun. Rüyalar görün; uçun, şarkı söyleyin, gülün ama sakın uykunuzda sayıklamayın.

Artık uyanabilirsiniz neredeyse öğlen oldu. Hemen doğrulmayın hala etrafta sizi arıyor olabilirler. Biraz etrafı kolaçan edin yerinizden kalkmadan. Tamam, etraf temiz gibi. Şimdi yavaşça doğrulup ormanın çıkışına doğru yürüyebilirsiniz. İçinizden bir ses güvende olduğunuzu söylüyorsa sorun yok demektir. Bilirsiniz, içinizdeki ses her zaman doğruyu söyler. Ormanın çıkışına ulaştınız şimdi, artık sakin sakin yürümeye devam edebilirsiniz. Önünüzde bir buğday tarlası var, kaybolmadan bu tarladan çıkmayı başarabilirseniz sizi eve ulaştıracak patikaya ulaşabilirsiniz. Acıktınız biliyorum, hadi biraz çantanızdaki şekerlemelerden yiyin. Bu enerjiye ihtiyacınız olacak.

Hiç yönünüzü bozmadan ilerliyorsunuz, tebrikler. O da ne, bir ses duydunuz. Biraz yaklaşıyorsunuz, şimdi kesildi. Biraz daha yaklaşınca yerde umutsuzca hoplayan mavi bir balık görüyorsunuz. Buraya nasıl gelmiş olabilir. Onu ölmeden denize yetiştirmek zorundasınız. Hadi çabuk olun, koşmalısınız. Daha fazla oksijensiz kalamaz zavallı balık. Deniz ilerdeki tepenin ardında kalıyor olmalı. Size minnettar kalan balık, yol boyunca hikâyesini anlatıyor. Denizlerde özgür yüzerken bir gün sevdiğinin yanından kaçırılıp balık çiftliğine getirilişini, yaptığı kaçış planlarını, denize doğru giderken nasıl ters yöne saptığını, hepsini bir bir anlatıyor. Bunları duydukça hem üzülüyor hem de hızlanıyorsunuz. Tepenin tam üstündesiniz şimdi, karşısı göz alabildiğince deniz. Bir martı gibi süzülüyorsunuz tepeden aşağı. Az ilerdeki sahile varıyorsunuz. Artık neredeyse son nefesini vermek üzere olan balığı usulca, incitmeden denize salıveriyorsunuz. Bulutlar sizinle gurur duyuyor, güneş başını hafifçe öne eğip selam veriyor. Artık siz bir kahramansınız; bir balığın kahramanı ve aynı zamanda doğa ananın en sevdiği küçük evlatlığısınız. Akşam olmak üzere, balköpüğü kumlarda biraz daha oyalanıp evin yolunu tutuyorsunuz. Size savaşların olmadığı, çocukların ölmediği bir dünya vaat ediyor evinizin toprak yolu. Yürekten inanın şimdi buna, gerçekten inanmadığınız hiçbir şey gerçekleşemez çünkü. İnanmadığı hiçbir şeyi gerçekleştirme gücünü kendinde bulamaz hiçbir insan.
Şimdi 10’dan geriye doğru sayın ve gerçek dünyaya geri dönün sayın kahraman. Baktığınız bilgisayar ekranınızın yanındaki içeceğinizden bir yudum daha alın ve rahatlayın. Siz bize daha çok lazımsınız.

~resim: My Fish by Quistography